Gazetecilik bu değil!
EDİTÖR’DEN
Dün akşam ekranda gazetecilik değil, açıkça kurulmuş bir infaz masası izledik.
Ama hesap tutmadı.
Kemal Kılıçdaroğlu’nu köşeye sıkıştırmak, küçük düşürmek ve kamuoyu önünde itibarsızlaştırmak isteyenler, sonunda kendi üsluplarının altında kaldılar. Savcı gibi konuşup hâkim gibi hüküm verirken, gazeteci gibi davranmayı ise tamamen unuttular.
Bir siyasetçiye sert soru sorulur; elbette sorulmalıdır. Ama dün akşam tanıklık ettiğimiz şey sert soru sormak değildi; karşısındaki insanı dinlemeden, anlamadan ve cevabını beklemeden yargılamaya kalkışmaktı. Bunun adı gazetecilik değil, düpedüz kibrin dışavurumudur.
Bu millet kibrin kokusunu uzaktan alır ve tepeden bakanı asla sevmez. Kendini halktan, siyasetten, hatta hukuktan üstün görenlere prim vermez. Dün akşam bazı sözüm ona gazeteciler Kemal Bey’e zarar vermek isterken, farkında olmadan ona en büyük iyiliği yaptılar. Çünkü ekran başındaki halk şunu net bir şekilde gördü: Bir tarafta sakin kalmaya çalışan bir siyasetçi, diğer tarafta ise onu peşinen mahkûm etmeye gelmiş gibi davranan bir masa.
Kılıçdaroğlu’na sorulacak yüzlerce soru varken, meselenin özellikle kişisel alana, aileye ve en hassas noktalara çekilmesi tesadüf değildir. Bu yaklaşım bir gazetecilik refleksi değil, açık bir siyasi hesaplaşma arzusudur.
Aynı cesareti AK Parti’ye, Recep Tayyip Erdoğan’a ya da iktidarın güçlü aktörlerine karşı gösteremeyenlerin, konu Kemal Kılıçdaroğlu olunca bir anda kahraman kesilmesi ise ayrıca düşündürücüdür. Güçlünün karşısında susup, daha kolay hedef gördüğüne bağıran kişiye gazeteci denmez.
Aynı ekibin, aynı üslup ve sertlikle Özgür Özel’e de soru sormasını isterim. Hatta Ekrem İmamoğlu Silivri kıskacından çıkabilirse, aynı soruları ona da yöneltsinler de görelim. Eğer mesele gerçekten gazetecilikse, ölçü herkes için aynı olmalıdır. Ama yalnızca kolay hedefe yüklenip bazı isimler karşısında susuyorsanız, bunun adı gazetecilik değil, çifte standarttır. Ayıptır, gerçekten ayıptır.
Kemal Bey’in eşine yönelik tehdit ve hakaretlerle ilgili söyledikleri ise üzerinde durulması gereken ciddi bir konudur. Bu saldırıların büyük bölümünün yurt dışı kaynaklı hesaplardan geldiğini belirtmesi, Türkiye’de sosyal medya üzerinden örgütlenen itibarsızlaştırma operasyonlarının artık bir sır olmadığını yeniden gösterdi. Yurt dışından beslenen, Türkiye siyasetine sosyal medya üzerinden yön vermeye çalışan ve nefret dilini organize biçimde kullanan çevrelerin kimleri hedef aldığına dikkatle bakmak gerekir. Kılıçdaroğlu’na ve ailesine yönelen bu dil, sıradan bir öfke değil; organize bir yıpratma çabasının ürünüdür.
Bugün sosyal medyaya bakan biri, sanki Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu bütün sorunların yegâne cevabıymış gibi bir algıyla karşılaşabilir. Ama sosyal medya gerçeğin kendisi değildir. Orada kurulan alkış düzeniyle ülke yönetilmez; trend listeleriyle devlet aklı oluşmaz. Sloganla ekonomi düzelmez, popülerlikle dış politika kurulmaz.
Türkiye’nin ihtiyacı, her söze cevap yetiştiren ama derinliği olmayan siyasi figürler değildir. Bu ülkenin ihtiyacı; okuyan, düşünen, dünyayı anlayan, ekonomiyi bilen, dış politikayı kavrayan ve devlet ciddiyetini üzerinde taşıyan insanlardır.
Özetle, dün akşamki tablo çok netti: Kılıçdaroğlu’nu itibarsızlaştırmak isteyenler, sadece kendi kibirlerini ve önyargılarını sergilediler. Gazetecilik yapmadılar, siyasi pozisyon aldılar; soru sormadılar, hüküm vermeye çalıştılar.
Ama unuttukları bir şey vardı: Bu millet haksızlığı, saygısızlığı ve üstten bakan o dili görür. Ve çoğu zaman en çok da o dili cezalandırır.
Dün akşam Kemal Kılıçdaroğlu kaybetmedi. Asıl kaybeden, gazetecilik maskesi altında kibir sergileyenler oldu.