5 Temmuz 2026, 16:57:18
Dolar 42,2340
Euro 48,8802
Altın 5.629,56
BİST 10.824,63
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Adana 24°C
Az Bulutlu
Adana
24°C
Az Bulutlu
Cts 24°C
Paz 16°C
Pts 19°C
Sal 20°C

Renklerin kirlenmesi

Renklerin kirlenmesi
5 Temmuz 2026 12:43
A+
A-

EDİTÖR’DEN

Özdemir Asaf’ın çok sevdiğim bir sözü var:

“Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.”

Bugün siyasete, çevremize, insan ilişkilerine ve özellikle bazı toplumsal yapılara baktığımda bu sözü daha iyi anlıyorum. Çünkü renkler gerçekten kirleniyor; hem de çok hızlı.

Eskiden bazı değerler vardı. Adalet denirdi, vicdan denirdi, dayanışma denirdi, haksızlığa karşı durmak denirdi. İnsanlar belki fakirdi, belki güçlü değildi; ama bir duruşları vardı. Kimin yanında duracaklarını bilirlerdi. Haksızlık karşısında susmak ayıp sayılırdı.

Bugün ise tablo biraz değişti.

Para, makam, gelecek korkusu, çocukların işi, belediyedeki ilişkiler, bürokrasideki bağlantılar, siyasi ekipler ve kişisel hesaplar birçok insanın duruşunu bozdu. İnsanlar artık doğru olanın değil, kendilerine fayda sağlayacak olanın yanında durmaya başladı.

Bunu özellikle bazı Alevi çevrelerde görmek insanı daha çok üzüyor.

Çünkü Alevilik yalnızca bir kimlik değildir. Alevilik bir yoldur; bir ahlak, bir vicdan, bir dayanışma kültürüdür. Alevilikte hak vardır, rıza vardır, paylaşım vardır, mazlumun yanında durmak vardır. Alevi duruşu dediğimiz şey, gücün sofrasından pay kapmak değil; haksızlığın karşısında dik durmaktır.

Ama bugün bazı çevrelerde bu duruşun zayıfladığını görüyoruz.

Herkes bir düzen tutturmuş; kimse o düzenin bozulmasını istemiyor. Kimi bulunduğu yeri korumaya çalışıyor, kimi o düzenden payına düşeni almak için çırpınıyor. Çocuğuna iş, yakınına makam, çevresine alan, kendisine siyasi güvence arayanların sayısı artıyor.

Böyle olunca toplumsal duruş yerini bireysel çıkara bırakıyor.

Eskiden “biz” vardı; bugün “ben” öne çıkıyor. Eskiden ortak vicdan belirleyiciydi; bugün kişisel hesap. Eskiden haklının yanında durmak önemliydi; bugün güçlüye yakın durmak daha avantajlı görülüyor.

Bence en büyük kırılma tam da burada yaşanıyor.

Bugün CHP içinde yaşanan tartışmaları da bu gözle okumak gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca kişiler meselesi değil; yıllar içinde oluşmuş siyasi ve bürokratik düzenin kendini koruma refleksidir.

Bu düzenin içinde herkesin bir yeri var. Kiminin belediyede bağlantısı, kiminin bürokraside tanıdığı, kiminin parti içinde konumu var. Kiminin de çocuğuna, yakınına, çevresine açılmış ya da açılması beklenen kapıları var.

İşte bu yüzden birçok kişi hakikatten çok, kendi yerinin korunmasına bakıyor.

Kim nerede durursa ne kaybeder? Kim hangi ekibe yakın olursa ne kazanır? Kim sessiz kalırsa konumunu korur? Kim konuşursa dışarıda kalır?

Sorular ne yazık ki artık böyle soruluyor.

Burada Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nu da ayrıca eleştirmek gerekir. Çünkü toplumun önemli bir kesimi onlardan yeni bir siyaset ahlakı, daha temiz bir dil, daha kapsayıcı bir duruş ve daha ilkeli bir değişim bekledi. Fakat görünen o ki değişim söylemi, çoğu zaman yeni bir ahlak inşasından çok yeni bir ekip düzenine dönüştü.

Özgür Özel’in genel başkanlığı yalnızca bir kadro değişimi olarak kalmamalıydı. Partideki eski hesaplaşmaları, kişisel bağlılıkları, belediye ve bürokrasi üzerinden kurulan menfaat ağlarını gerçekten sorgulayan bir irade ortaya koymalıydı. Oysa bugün baktığımızda, birçok insanın hâlâ “hangi tarafa yakın durursam yerimi korurum” hesabı yaptığı görülüyor.

Ekrem İmamoğlu açısından da benzer bir durum söz konusu. İmamoğlu’nun etrafında oluşan siyasi güç, geniş kesimlere umut vermek yerine zaman zaman yeni bir merkez, yeni bir çevre, yeni bir güç alanı gibi algılanıyor. İnsanlar ilkeye göre değil, o merkeze yakınlığa göre pozisyon almaya başlıyorsa, orada ciddi bir sorun var demektir.

Siyaset, insanları özgürleştirmesi gerekirken yeni bağlılık ilişkileri üretiyorsa; değişim, toplumun ahlakını güçlendirmesi gerekirken insanları yeni çıkar hesaplarına itiyorsa — orada renkler yine kirleniyor demektir.

Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun en büyük sorumluluğu da tam burada başlıyor. Eğer gerçekten yeni bir siyaset iddiası varsa, bu iddia konuşmalarda kalmamalıdır. İnsanlara makam, iş, belediye ilişkisi, çevre avantajı ve siyasi yakınlık üzerinden değil; ilke, liyakat, adalet ve toplumsal vicdan üzerinden bir yol açılmalıdır.

Aksi halde değişim dediğimiz şey, eski düzenin yeni yüzlerle devam etmesinden ibaret kalır.

Bu çok tehlikeli bir durumdur. Çünkü bir toplumun kimliğini ayakta tutan şey yalnızca adı değil, o kimliğin taşıdığı ahlaktır. Ahlak zayıflarsa geriye sadece isim kalır; tabela kalır. Söz kalır ama içi boşalır.

Alevilikte Kerbela yalnızca bir matem değildir. Kerbela, haksızlığa karşı durmanın adıdır; güç karşısında eğilmemenin, hakikatten vazgeçmemenin adıdır.

Ama bugün bazıları Kerbela’yı anıyor, sonra düzenin sofrasından pay kapmak için susuyor. Adaletten bahsediyor ama kendi çevresinin menfaati söz konusu olunca sessiz kalıyor. Eşitlik diyor ama kendi çocuğuna ayrıcalık arıyor. Halkçılık diyor ama belediye ve bürokrasi ilişkilerinden pay alma hesabı yapıyor.

İşte renklerin kirlenmesi tam da budur.

Bu yalnızca bir CHP meselesi değildir; yalnızca bir lider ya da kadro meselesi de değildir. Ama CHP bugün toplumun geniş kesimlerine umut olma iddiasındaysa, önce kendi içindeki bu menfaat düzeniyle yüzleşmek zorundadır.

Asıl mesele, para ve siyasetin insanları değiştirmesidir. Asıl mesele, gelecek korkusunun insanları susturmasıdır. Asıl mesele, toplumsal ahlakın bireysel çıkar hesabına yenilmesidir.

Bugün birçok insan gerçeği görüyor ama konuşmuyor; yanlışı biliyor ama susuyor. Çünkü bir beklentisi var: bir makam umudu, bir iş hesabı, bir belediye bağlantısı, bir siyasi ekipten beklenti…

Sonra da herkes kendine bir gerekçe buluyor:

“Ne yapalım, düzen böyle.”
“Çocukların geleceğini düşünmek lazım.”
“Biz de bu sistemin içinde ayakta kalmaya çalışıyoruz.”
“Fazla konuşursak dışarıda kalırız.”

Bu cümleler çoğaldıkça duruş azalıyor.

Benim derdim kimseyi toptan suçlamak değil. Ama bir gerçeği de görmezden gelemeyiz: Bazı çevrelerde ciddi bir savrulma var. Toplumsallıktan bireyciliğe, ortak vicdandan kişisel hesaba, yol ahlakından siyasi ekipçiliğe doğru bir kayış yaşanıyor.

Bu kayış tehlikelidir. Çünkü kimlik tek başına yetmez; kimliği anlamlı kılan onun ahlakıdır. Alevilik yalnızca isimle, sözle, törenle, anmayla korunmaz. Alevilik, haksızlık karşısında alınan tavırla korunur.

Bugün herkesin kendine sorması gereken soru şudur:

Ben gerçekten adaletin ve vicdanın yanında mıyım? Yoksa kendi düzenimi, kendi payımı ve kendi geleceğimi mi korumaya çalışıyorum?

Eğer mesele çocuklarımızın işi, ailemizin geleceği, belediyelerdeki ilişkilerimiz, bürokrasideki bağlantılarımız ve siyasi merkezlere yakınlığımız ise; orada artık dava kalmaz, yol kalmaz. Orada yalnızca menfaat düzeni kalır.

Ve menfaat düzeni, en çok da temiz kalması gereken değerleri kirletir.

Bugün esas mesele şudur: Para, makam ve gelecek korkusunun bozduğu bu duruşu yeniden ayağa kaldırabilecek miyiz? Yoksa herkes kendi küçük düzenini korurken, büyük hakikat gözümüzün önünde kaybolup gidecek mi?

Bence asıl tehlike budur: Bir toplumun kimliğini koruyup ahlakını kaybetmesi.

Çünkü ahlak gidince, geriye sadece kirlenmiş renkler kalır.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.