Özgür Özel şimdi ne yapmaya çalışıyor?
Özgür Özel’in siyasi hedefini anlamak için dün olduğu gibi bugün de karmaşık teorilere gerek yok. Hedef aynı: siyasi varlığını korumak, bir partinin hangisi olursa olsun tartışmasız lideri olmak ve şartlar olgunlaştığında kendisini Cumhurbaşkanı adayı hâline getirecek zemini inşa etmek. Değişen tek şey, bu hedefe giden yolun artık CHP Genel Başkanlığı koltuğundan geçmiyor olmasıdır. Çünkü o koltuk, bir mahkeme kararıyla elinden alınmıştır.
NİYAZİ KOÇ | Siyaset Analizi
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 21 Mayıs 2026’da partinin 38. Olağan Kurultayı ile 21. Olağanüstü Kurultayı hakkında, kurultay seçimlerini ve alınan kararları baştan itibaren geçersiz sayan “mutlak butlan” kararı verdi; Özgür Özel ile MYK ve Parti Meclisi tedbiren görevden uzaklaştırıldı, Kemal Kılıçdaroğlu ve 2023 öncesi parti organları görevi devraldı. Kararın ardından TBMM’ye gönderilen yazıyla Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı bildirildi ve Özel’in Meclis’teki unvanı “CHP Grup Başkanı” olarak güncellendi. Genel merkezi terk etmeyi reddeden Özel ve yönetimi, polisin göz yaşartıcı gazla binaya girmesi sonucu fiilen dışarı çıkarıldı.
Özgür Özel bugün, yaklaşık iki ay öncesine kadar genel başkanı olduğu partinin grup başkanıdır. Ve tam da bu noktada, onun siyasi karakterini anlamak açısından öğretici bir manevra sürecine tanıklık ediyoruz. Çünkü Özel’in önünde artık iki yol vardır ve dikkatle bakıldığında ikisini de aynı anda yürüttüğü görülmektedir: Birincisi, olağanüstü kurultayı zorlayarak CHP Genel Başkanlığına geri dönmek. İkincisi, bu mümkün olmazsa Kemal Kılıçdaroğlu’nu iktidar değişikliğinin önündeki engel olarak konumlandırıp yeni bir parti kurmak, o partinin genel başkanı olmak ve oradan Cumhurbaşkanlığı adaylığına uzanmak.
“Tanımıyoruz” Stratejisi: Mağduriyetin Sermayeye Dönüştürülmesi
Özel’in karar sonrası ilk hamlesi, hukuki değil siyasi bir hamleydi: kararın hukuki değil siyasi olduğunu ilan edip hükmü tanımayacağını açıkladı; hatta kendisine teslim edilen tebligat belgesini kameralar önünde yırttı. Bu tavır, hukuk mücadelesinden çok bir siyasi iletişim stratejisidir. Amaç, kararı bir “operasyon” olarak kodlamak ve kendisini bu operasyonun mağduru, dolayısıyla direnişin doğal lideri olarak konumlandırmaktır
Bu stratejinin işlediğini teslim etmek gerekir. Avrupa’daki sosyal demokrat çevreler kararı muhalefeti susturma operasyonu olarak nitelendirdi, büyükşehir belediye başkanları Özel’in arkasında hizalandı ve parti tabanının önemli bir bölümü “seçilmiş genel başkan” söylemini benimsedi. Yargı kararına yönelik eleştirilerin haklılık payı ayrıca tartışılabilir; ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, Özel’in bu mağduriyeti kişisel liderlik projesinin en güçlü yakıtı hâline getirme becerisidir. Kurultay sürecine ilişkin delege iradesine müdahale iddiaları, gözaltılar ve tutuklama talepleri ise aynı söylem içinde “gayri ahlaki operasyonun” parçası olarak etiketlenip tartışma dışına itilmektedir. Oysa bu iddialar, Özel’in genel başkanlığının meşruiyet zeminini doğrudan ilgilendiren, cevaplanması gereken iddialardır.
Birinci Yol: Kurultayla Dönüş
Özel cephesinin ilk tercihi, CHP markasını terk etmeden koltuğa geri dönmektir. Bunun aracı da olağanüstü kurultaydır. Özel’in ekibi 1 Haziran’dan itibaren topladığı 833 ıslak imzalı olağanüstü kurultay talebini hem elden hem noter aracılığıyla genel merkeze iletti; genel merkezin adım atmaması üzerine, partiyi kurultaya götürecek bir çağrı heyetinin atanması için Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvuru hazırlığına girişti.
Buradaki hesap açıktır: Kurultay toplanırsa delege çoğunluğunun kendisinde olduğuna inanan Özel, sandıktan yeniden genel başkan çıkacağını ve bu kez meşruiyetinin tartışılamayacağını düşünmektedir. Nitekim kendisi de bunu gizlememekte; kurultay yapılıp genel başkan seçilmesi hâlinde partinin oyunun yüzde 45’in üzerine çıkacağını savunmakta, Kılıçdaroğlu’nu delegeden kaçmakla suçlamaktadır.
Karşı cephe ise hukuki bir set çekmiş durumdadır: Kılıçdaroğlu, mahkemenin tedbir kararı nedeniyle kurultayın yapılamayacağını, tedbir kalkmadan kurultaya gidilemeyeceğini savunmaktadır. Böylece ortaya, iki tarafın da “hukuk” dediği ama aslında iki ayrı iktidar stratejisinin çarpıştığı bir kilitlenme çıkmıştır. Bu kilitlenmenin takvimi de bellidir: Özel, 26 Temmuz’a kadar kurultay yapılmazsa CHP’nin seçimlere giremeyebileceği riskine dikkat çekmekte ve bu riski almayacaklarını söylemektedir. Yargıtay’ın 20 Temmuz’da başlayacak adli tatilden önce karar vermemesi hâlinde ise hukuki sürecin tatile kalacağı hesaplanmaktadır.
İkinci Yol: Yeni Parti ve Kılıçdaroğlu’nun “Engel” Olarak Kodlanması
Asıl dikkat çekici manevra ise ikinci yolda gizlidir. Özel, kurultay yolunun tıkanması ihtimaline karşı yeni parti hazırlığını çoktan başlatmıştır ve bunu artık açıkça dile getirmekte; parti içi mücadele sonuçsuz kalırsa “sabrın taştığı yerde” yeni partiyi kurup yeniden birinci parti olacaklarını savunmaktadır. Kulislere göre kuruluş için CHP tarihinin simge günleri olan 20 Temmuz veya 24 Temmuz tarihleri üzerinde durulmakta, kuruluş dilekçesinin İçişleri Bakanlığı’na bu günlerden birinde sunulması hedeflenmektedir.
Bu noktada Özel’in söylem mimarisine dikkat edilmelidir. Yeni parti seçeneği, kamuoyuna kişisel bir liderlik projesi olarak değil, bir zorunluluk olarak sunulmaktadır: Sosyal demokrasi seçim dışı kalmasın diye, seçmen seçeneksiz kalmasın diye, milletin iktidar değişikliği umudu sönmesin diye. Ve bu anlatının işlemesi için bir kötü karaktere ihtiyaç vardır. O karakter de artık hazırdır: Kemal Kılıçdaroğlu.
Bir zamanlar “değişim” söyleminin hedefindeki eski genel başkan, şimdi güncellenmiş bir rolle yeniden sahnededir: iktidar değişikliğinin önündeki engel. Özel’in kurduğu denklem şudur: Mahkeme kararıyla koltuğa oturan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın karşısına rakip olarak çıkamaz; bir partiyi kimin yöneteceğine delege değil iktidar karar veriyorsa, o yönetim meşru sayılamaz. Bu söylemle Kılıçdaroğlu, yalnızca hukuken tartışmalı bir yönetimin başındaki isim değil, âdeta iktidarın muhalefet içindeki uzantısı olarak resmedilmektedir.
Böylece Özel, 2023 kurultayında kurduğu meşruiyet hikâyesini güncellemiş olmaktadır. O gün anlatı şuydu: Kılıçdaroğlu yıllardır kaybediyordu, değişim zorunluydu, müdahale edilmeseydi hiçbir şey değişmeyecekti. Bugünkü anlatı ise şudur: Kılıçdaroğlu mahkeme eliyle geri getirildi, delegeden ve kurultaydan kaçıyor; onun başında olduğu CHP iktidara rakip olamaz; o hâlde milletin umudunu taşımak için yeni bir çatı kurmak boynumuzun borcudur. Her iki anlatının ortak özelliği, Özel’in kişisel iktidar hamlelerini tarihî bir zorunluluk ve kurtuluş hareketi olarak paketlemesidir. Kılıçdaroğlu dün “değişimin” gerekçesiydi; bugün “yeni partinin” gerekçesi yapılmak istenmektedir. Elbette madalyonun öbür yüzü de vardır: Kılıçdaroğlu’nun, seçimlere bir yıl kala tedbir kararının arkasına sığınarak kurultaydan kaçındığı, mahkeme eliyle döndüğü koltuğu delege iradesiyle test etmeye yanaşmadığı eleştirisi de ciddiye alınmayı hak etmektedir. Ancak Kılıçdaroğlu’nun hatası, Özel’in manevrasını kendiliğinden meşru kılmaz. Ortada iki ayrı sorun vardır ve biri diğerinin mazereti yapılmamalıdır.
Anketlerin Söylediği ve Söylemediği
Özel cephesinin özgüveninin bir dayanağı da kamuoyu araştırmalarıdır. MetroPOLL’ün Haziran 2026 araştırmasında, Özel’in ayrı bir partiyle seçime girdiği senaryoda kararsızlar dağıtıldığında Özel’in partisi yüzde 33,8 ile birinci, AKP yüzde 27 ile ikinci çıkarken, Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP yüzde 5 civarında kalmaktadır. Özel de bu tabloyu sık sık hatırlatmakta, Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin yüzde 3’ün üzerinde oy almasını şaşkınlıkla karşılayacağını söylemektedir. Ne var ki bu rakamlar dikkatle okunmalıdır. Bu destek, Özgür Özel’in liderliğine duyulan hayranlığın değil, büyük ölçüde yargı kararına duyulan tepkinin ve iktidar değişikliği beklentisinin ürünüdür. Özel’in kendisi bile bunu itiraf etmektedir: Sokaktaki hareketliliği coşkun bir sele benzetmekte, bu selin kendisi adına akmadığını kabul etmekte, ama artık önünde de duramayacağını söylemektedir. Doğru tespittir; ancak bu tespitten çıkan sonuç, Özel’in umduğu sonuç olmayabilir. Sel Özel için akmıyorsa, selin taşıdığı destek de Özel’e kayıtsız şartsız verilmiş bir liderlik vekâleti değildir. Daha önce de dile getirdiğimiz gerçek bugün daha da geçerlidir: Kendisini destekleyenlerin önemli bir kısmı bile onu nihai lider olarak değil, iktidardan kurtulmak için kullanılabilecek bir geçiş figürü olarak görüyor olabilir.
Genel Başkanlık Ayrı, Adaylık Ayrı mı Gerçekten?
Özel, yeni parti tartışmalarında dikkat çekici bir çıkış yapmış; yeni partinin genel başkanlığı ile cumhurbaşkanlığı adaylığının birbirinden ayrılması gerektiğini belirtmiş, kazanacağı garanti bir aday görmesi hâlinde kendisiyle ilgili hayal kurmayacağını söylemiştir. Kâğıt üzerinde alçakgönüllü bir beyandır. Ancak aynı Özel’in “eninde sonunda bizden biri cumhurbaşkanı olacak” sözü, bu beyanın sınırlarını da göstermektedir. Buradaki incelik şudur: “Kazanacak garanti aday” formülü, kapıyı kapatan değil açık tutan bir formüldür. Ekrem İmamoğlu’nun hukuki durumu ortadadır; Mansur Yavaş’ın partiyle mesafesi bilinmektedir. Garanti aday ortada kalmazsa, yeni partinin kurucusu, genel başkanı ve mağduriyet hikâyesinin sahibi olarak sahnede tek başına kim kalacaktır? Özel’in bugün kurduğu bütün mimari parti markası, teşkilat, söylem, mağduriyet anlatısı o güne yapılan bir yatırım olarak da okunabilir. Kesin hüküm vermek için erkendir; ama Özel’in son üç yıllık siyasi seyri, geçici figür rolüne razı olmayan bir siyasetçi profili çizmektedir.
Asıl Mücadele: CHP Markası Kime Kalacak?
Önümüzdeki haftaların asıl mücadelesi, “Kim Cumhurbaşkanı adayı olacak?” sorusundan önce şu soru etrafında dönecektir: Yüz yıllık CHP markası kime kalacak? Özel açısından ideal senaryo, kurultayla dönüp hem markayı hem mağduriyet anlatısını birlikte taşımaktır. Yeni parti senaryosu ise ne kadar güçlü anket rakamlarıyla süslenirse süslensin, ciddi riskler barındırmaktadır: altı oktan, yüz yıllık kimlikten ve teşkilat hafızasından kopuş; belediyelerin ve milletvekillerinin ne kadarının geçeceği belirsizliği; ve en önemlisi, iktidar cephesine “CHP’yi bölen adam” propagandasının altın tepside sunulması. Özel bu riskleri “birinci parti yine oluruz” özgüveniyle örtmeye çalışmaktadır; ancak Türk siyasi tarihi, ana gövdeden kopup kurulan partilerin uzun vadede kurucularının umduğu yere ulaşamadığı örneklerle doludur. Kılıçdaroğlu açısından ise tablo daha da nettir: Mahkeme kararıyla dönülen bir koltuk, delege iradesiyle test edilmedikçe, anketlerdeki yüzde 3-5 bandının işaret ettiği gibi toplumsal karşılığı olmayan bir koltuk olarak kalma riski taşımaktadır.
Sonuç: Özel’in Güncellenmiş Hesabı
Özgür Özel’in hesabı, koltuğu kaybetmiş olmasına rağmen özünde değişmemiştir; yalnızca güncellenmiştir. Önce mutlak butlan kararını siyasi operasyon olarak kodlayıp mağduriyeti liderlik sermayesine dönüştürmek; kurultay yolunu zorlayarak mümkünse CHP’ye genel başkan olarak dönmek; bu yol tıkanırsa Kılıçdaroğlu’nu iktidar değişikliğinin önündeki engel olarak göstererek yeni partinin kuruluşunu bir zorunluluk gibi sunmak; o partinin tartışmasız lideri olmak; ve şartlar olgunlaştığında garanti aday ufukta görünmezse Cumhurbaşkanlığı adaylığına bizzat uzanmak.
Ancak Özel’in dün gözden kaçırdığı gerçek bugün de karşısındadır: Bir partinin ister CHP’nin ister yeni kurulacak olanın başında olmak, Türkiye’ye liderlik etmeye yetmez. Mağduriyet güçlü bir siyasi yakıttır; ama yakıt, araç değildir. Tepki oyları bir seçim kazandırabilir; ama ülke yönetmek tepkiyle değil, programla, kadroyla ve devlet aklıyla olur. Özel bugün ya CHP’yi geri almaya ya da yeni bir parti üzerinden siyaseti yeniden kurmaya çalışıyor.
Asıl soru ise değişmedi: Bu mücadeleyi kazandığı gün Türkiye’ye ne söyleyecek?
Çünkü bir mahkeme kararına direnmek başka, bir partiyi yönetmek başka; bir ülkenin başına geçebilecek lider olmak ise bambaşka bir şeydir.