Vade farksız gelecek ipoteği
Doğan Akdeniz
Yıllarca bu ülkenin insanına bir illüzyon satıldı. Üretmeden tüketebileceğimiz, fabrikalar satılırken alışveriş merkezlerinde zenginleşebileceğimiz, toprağı betona gömerken cebimizdeki plastik kartlarla küresel sermayenin nimetlerinden faydalanabileceğimiz vaat edildi. Sokaktaki vatandaş için ekonomi, bankaların cömertçe sunduğu “peşin fiyatına 12 taksit” kampanyalarından ibaretti. Giyimden elektroniğe, market alışverişinden tatil planlarına kadar her şey gelecekteki emeğin ipotek edilmesiyle, vade farksız taksitlerle dönüyordu. Neoliberal sistem, borçlandırarak uyuşturduğu kitlelere sahte bir refah algısı yaşatıyordu. Bugün o rüya bitti, sert ve acımasız bir uyanış dönemindeyiz.
PLASTİK KARTIN İLLÜZYONU BİTTİ

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), enflasyonu düşürme iddiasıyla politika faizini yüzde 37 seviyelerinde tutarken, faturayı yine üretime ve emeğe kesiyor. Merkez Bankası verilerine göre kredi kartı azami akdi faiz oranları kademelendirilmiş durumda. Dönem borcuna göre değişen bu oranlar nakit avansta yüzde 4,25’leri bulurken, gecikme faizleriyle birlikte yıllık bazda bileşik faiz yükü vatandaşın sırtına kâbus gibi çöküyor. Bir zamanlar cüzdanlarda can simidi gibi taşınan kredi kartları, artık aylık yüzde 12’lere varan faiz oranlarıyla halkı yutan birer borç tuzağına dönüştü.
ORTA SINIFIN TASFİYESİ
Gelinen noktada orta sınıfın tasfiyesi tamamlanıyor. Vatandaş için bırakın bir ev, başını sokacak bir konut edinebilmeyi, ortalama bir binek araç için uygun faizli kredi bulabilmek bile artık bir hayal üründen ibaret. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine bakıldığında, halkın hayatta kalabilmek için mecburiyetten sarıldığı bireysel kredi kartı borçları trilyonlarca liralık devasa bir dağa dönüşmüş durumda. Ancak bu hacim bir zenginleşmeyi değil, geçim savaşı veren milyonların çaresizce borcu borçla kapatma çabasını gösteriyor.
İSTATİSTİKLERDEKİ ACI GERÇEK

Ekonomi yönetiminin “enflasyon düşüyor” nakaratları, mutfaktaki yangını perdelemeye yetmiyor. TÜİK’in resmi verilerinde yıllık tüketici enflasyonu yüzde 32,11 olarak ilan edilirken, halkın hissettiği sokak enflasyonunu ölçen bağımsız akademisyenlerin oluşturduğu ENAG verileri gerçek enflasyonun yüzde 51,49 seviyesinde katılaştığını gösteriyor. Aradaki bu uçurum, doğrudan emekçinin cebinden çalınan alım gücüdür. TÜİK’in sepetinde ağırlığı düşürülen ancak halkın gelirinin neredeyse tamamını harcadığı gıda ve konut kalemlerindeki artış, yapısal çöküşün belgesidir. Resmi rakamlarda bile konut grubundaki yıllık artışın yüzde 45’i aşması, fahiş kiralar altında ezilen milyonlarca kiracının neden cinnet noktasına geldiğini açıkça ortaya koyuyor.
Bu tablonun arkasında Türkiye’yi Batı merkezli sıcak para komisyoncularına teslim eden ithalat ağırlıklı dış ticaret modeli yatmaktadır. Üretmeyen, ara malında dışa bağımlı olan, enerjiyi ve hammaddeyi dövizle ithal eden Türkiye, kurdaki her kıpırdanmada enflasyon ithal ediyor. Sanayici yüksek faiz ve likidite sıkışıklığı nedeniyle fabrikasına kilit vurma aşamasına gelmişken, geniş tanımlı işsizlik oranının yüzde 29’lara dayanması toplumsal barışı tehdit eden en büyük dinamittir.
İÇ VE DIŞ BORÇ KISKACI
Cumhuriyet’in kazanımı olan fabrikaları satıp sıcak parayla günü kurtarma politikasının nihai istasyonu borç batağıdır. Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre Merkezi Yönetim Borç Stoku 15 trilyon Türk lirası sınırına dayanmıştır. Daha da vahimi, bu borcun yarıdan fazlası döviz cinsindendir. Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku ise 518,5 milyar dolar gibi muazzam bir seviyede katılaşmıştır.
Bu iç ve dış borç sarmalı, bütçedeki kaynakların halka, eğitime, sağlığa veya yatırıma değil, uluslararası tefecilere ve yerli faiz lobisine aktarılması demektir. Devlet, topladığı vergilerin aslan payını borç faizine yatırırken, faturayı asgari ücretliye, dul ve yetime, emekliye kesmektedir.
Bugün açlık sınırının çok altında yaşamaya mahkûm edilen emekliler ile her gün reel değeri eriyen asgari ücret arasındaki makas, alım gücünde oluşan kara delik, tarihin hiçbir döneminde bu kadar açılmamıştı. Sermayenin kârlılık oranları katlanırken, milli gelirden emeğin aldığı pay sistematik olarak düşürülüyor. Bu, açık bir bölüşüm şokudur, halkın gitgide yoksullaşması ve küresel finans sisteminin fonlanmasına yol açan bir sürece işaret eder.
Ekonomi yönetimi büyüme masalları anlatadursun, TÜİK’in resmi verileri bile bu büyümenin kimlerin cebini doldurduğunu itiraf ediyor. 2019’da milli gelirden yüzde 31,3 pay alan işçi ve emekçinin payı yapısal krizle birlikte yüzde 23’lere kadar gerilerken sermayenin, bankaların, rantçıların ve simsarların payı yüzde 48 barajını aşmıştır. Bugün en zengin yüzde 20, milli gelirin neredeyse yarısına (yüzde 48,0) sahipken, en alttaki milyonlar yüzde 6,4’lük kırıntılarla fahiş kiraları ve gıda enflasyonunu göğüslemeye zorlanmaktadır. Bu bir büyüme değil emeğin sistematik olarak yağmalanmasıdır.
BORÇLA DÖNEN SAHTE CENNET
Batı’dan ithal edilen yüksek faiz-düşük kur ya da sıcak para odaklı IMF patentli reçetelerin Türkiye’yi getirdiği yer burasıdır. Tüketime dayalı, borçla dönen sahte cennet yıkılmıştır. Bu enkazdan çıkışın yolu, Atlantik merkezli dayatmalara boyun eğerek halkın kemerlerini daha da sıkmak değildir.
Türkiye’nin önünde tek bir gerçekçi ve çıkış yolu vardır: Üretim Devrimi.
Kamucu Ekonomi: Devlet, ekonomideki seyirci rolünü bırakmalı, stratejik sektörlerde doğrudan üretici ve planlamacı olarak devreye girmelidir.
Tasarruf ve Yatırım: Lüks ve şatafata dayalı devlet harcamaları ile ranta dayalı sermaye transferleri derhal durdurulmalı, tüm kaynaklar tarımsal ve sınai üretime yönlendirilmelidir.
Komşularla İşbirliği ve Avrasya: İthalat bağımlılığını kırmak için enerji ve hammadde tedarikinde Asya ve bölge komşularımızla milli paralarla ticaret köprüleri kurulmalı, BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi çok kutuplu dünyanın sunduğu alternatif pazarlara odaklanılmalıdır.
Toprağa ve Çiftçiye Dönüş: Gıda enflasyonunu bitirmenin yolu ithalatı serbest bırakmak değil, Türk köylüsünü yeniden “milletin efendisi” yaparak tarımsal üretimi tavan yaptırmaktır.
Kredi kartlarının limitleriyle, bankaların faiz oranlarıyla belirlenen bir hayat Türk Milleti’ne yakışmaz. Çözüm, paradan para kazananların sistemini korumak değil üretenlerin, alnını akıtanların, fabrikadaki işçinin ve tarladaki çiftçinin iktidarını kurmaktır. Borç sarmalını yırtıp atacak irade, bu toprakların köklerinde ve kamucu Cumhuriyet felsefesinde mevcuttur.
Kaynak: Aydınlık