Değişim mi, aynı düzenin yeni isimlerle devamı mı?
NİYAZİ KOÇ
Siyasetin yalnızca “iktidar gitsin” hedefi üzerine kurulması, yılların köklü siyasi geleneklerini, ilkelerini ve kadrolarını giderek aşındırıyor. Atatürkçü ve Cumhuriyetçi seçmenin “nasıl olsa bize oy verir” anlayışıyla cepte görülmesi; buna karşılık yeni siyasi yapıların vitrininde Cumhuriyet devrimleriyle ve Atatürk ilkeleriyle geçmişte sorun yaşamış isimlere, eski AK Parti mensuplarına ve kamuoyunda tartışılan kişilere geniş yer verilmesi, seçmen nezdinde ciddi bir güven sorununa dönüşüyor.
Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun izlediği siyasi çizgi, temel önceliğin iktidar değişikliği olduğu izlenimini veriyor. Oysa iktidar değiştiğinde ülkenin hangi ilkelerle, hangi kadrolarla ve hangi somut programla yönetileceğine dair açık, tutarlı ve güven veren bir yol haritası henüz ortaya konulabilmiş değil. Devlet kurumlarının nasıl daha etkin hâle getirileceği, liyakatin nasıl tesis edileceği, hukuk düzeninin nasıl güçlendirileceği ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin hangi kadrolarla korunacağı sorularının somut yanıtlara ihtiyacı var.
Bu süreçte bazı belediyelerin, yalnızca yerel hizmet üreten kurumlar olmaktan çıkıp siyasi güç, insan kaynağı ve iletişim ağı oluşturan merkezlere dönüştüğü yönünde eleştiriler dile getiriliyor. Belediye bütçelerinin, iştiraklerin, ihalelerin ve istihdam imkânlarının merkezi siyasi hedefler doğrultusunda kullanıldığına ilişkin kamuoyundaki kuşkular, şeffaflık ve hesap verebilirlik ihtiyacını artırıyor. Elbette bu tür iddiaların somut bilgi ve belgelerle değerlendirilmesi gerekir; ancak iktidar yürüyüşünde belediyelerin sağladığı kurumsal, mali ve siyasi imkânların önemli rol oynadığı düşüncesi de göz ardı edilemez. Bu nedenle belediye kaynaklarının hangi ölçütlerle kullanıldığı, iştiraklerin nasıl yönetildiği ve kamu hizmeti ile parti faaliyetleri arasındaki sınırın korunup korunmadığı, açık ve bağımsız biçimde denetlenmelidir.
Benzer şekilde, muhalefetin bu ölçüde güçlenmesinde iktidar çevrelerindeki bazı kişi veya grupların doğrudan ya da dolaylı olarak alan açtığı yönünde siyasi yorumlar da mevcut. Bunlar kanıtlanmış gerçekler gibi sunulamaz; ancak siyasi aktörler arasındaki açık veya örtülü temasların, dönemsel çıkar birlikteliklerinin ve olası ittifakların demokratik denetime açık olması şarttır.
Özgür Özel liderliğinde yeni ve daha geniş bir siyasi yapı kurulması hâlinde, kısa sürede AK Parti içindeki muhalif kesimlerden, MHP çevresinden ve başta İYİ Parti olmak üzere diğer muhalefet partilerinden katılımlar yaşanması şaşırtıcı olmayacaktır. Farklı siyasi geleneklerden gelen isimlerin, öncelikle mevcut iktidarı değiştirme hedefi etrafında aynı çatı altında buluşması mümkündür. Böyle bir oluşum ilk bakışta geniş, kapsayıcı ve güçlü görünebilir. Ancak belirleyici olan katılanların sayısı değil; kurulacak yapının hangi ilkelerle, hangi kadrolarla ve nasıl bir siyasi ahlak anlayışıyla hareket edeceğidir. Ortak payda yalnızca iktidar karşıtlığıysa, farklı çevrelerin bir araya gelmesi tek başına gerçek bir değişim anlamına gelmez.
Geçmişte Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle mesafeli durmuş, farklı dönemlerde mevcut iktidarın içinde yer almış ya da kamuoyunda ciddi biçimde tartışılmış isimlerin yeni bir değişim projesinin taşıyıcısı hâline getirilmesi, haklı soru işaretleri doğuracaktır. Çünkü gerçek yenilenme; isimlerin ve parti tabelalarının değil, yönetim anlayışının, siyasi ahlakın ve kadro tercihlerinin değişmesiyle mümkündür.
Bu dönüşüm, yurt dışında yaşayan veya çeşitli nedenlerle Türkiye’den ayrılmış bazı siyasi çevreler açısından da ülkeye dönüp yeniden etkili olma umudu olarak görülebilir. Oysa demokratik hukuk devleti, kişilere göre açılıp kapanan dönüş yollarıyla değil; herkes için geçerli hukuk kuralları, adil yargılanma güvencesi ve şeffaf siyasi süreçlerle kurulur.
Yaşananları dikkatle izleyen Atatürk çizgisindeki CHP seçmeni ise ciddi bir ikilemle karşı karşıyadır. Bir yandan Kemal Kılıçdaroğlu döneminde izlenen anlayışın iktidar üretme kapasitesini yitirdiğini düşünmekte; öte yandan Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun temsil ettiği çizginin CHP’nin tarihsel kimliğini bambaşka bir siyasi yapıya dönüştürmesinden endişe etmektedir. Buna rağmen demokratik bir iktidar değişikliğinin gerekli olduğuna inanan birçok seçmen, kendi içinde şu değerlendirmeyi yapıyor olabilir:
“Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu bizim gerçek siyasi liderlerimiz olmasalar bile önce iktidar değişsin. Türkiye daha özgür, daha demokratik ve daha normal bir siyasi ortama kavuşsun. Ardından hem ülke hem de CHP kendi doğal dengesini ve gerçek liderlerini yeniden bulur.”
Bu yaklaşım ilk bakışta anlaşılabilir ve umut verici görünse de temel ilkeleri ve tarihsel birikimi, geçici sanılan bir iktidar değişikliği uğruna ertelemek, geri dönüşü zor bir dönüşümün önünü açabilir. Geçici sanılan ittifaklar kalıcılaşabilir; araç olarak görülen aktörler yeni sistemin belirleyicilerine dönüşebilir ve CHP’nin kurucu kimliği zamanla etkisizleştirilebilir.
Bu nedenle asıl mesele yalnızca iktidarın el değiştirmesi değildir. Esas soru, iktidarın kimden kime geçtiğinden önce, ülkenin hangi ilkelerle, hangi kadrolarla ve hangi yönetim anlayışıyla idare edileceğidir. Belediye kaynaklarının siyasi hedefler için kullanıldığı kuşkusunu gideremeyen, farklı güç çevreleriyle ilişkilerinde yeterli şeffaflığı sağlayamayan ve geçmişin tartışmalı aktörlerine yeniden alan açan bir yapı, gerçekten demokratik bir değişim mi vadetmektedir; yoksa mevcut düzenin farklı kişiler ve yeni bir tabela altında sürmesi riskini mi taşımaktadır?
Ülkede biriken kurumsal ve toplumsal sorunlar, aynı yönetim anlayışını farklı isimlerle sürdürecek kadrolarla çözülemez. İktidar değişikliği; rant düzeninin, kapalı ilişkilerin ve ilkesiz ittifakların yalnızca el değiştirmesi anlamına gelirse, bundan ülke değil, yalnızca yeni siyasi güç merkezleri kazançlı çıkar.
Bugün umut olarak görülen değişim; sağlam ilkeler, etkili denetim mekanizmaları ve nitelikli kadrolarla desteklenmezse yarın yeni bir hayal kırıklığına, hatta daha ağır bir siyasi çıkmaza dönüşebilir. Çünkü iktidarın değişmesi tek başına demokratikleşme değildir. Gerçek değişim; hukukun üstünlüğü, liyakat, şeffaflık, hesap verebilirlik ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerine bağlılıkla mümkündür.
İlkesiz bir seçim zaferi gerçek bir toplumsal kazanım sayılamaz. Gerektiğinde siyasi bedel ödeme pahasına Cumhuriyet’in değerlerine, liyakate ve siyasi ahlaka sahip çıkabilmek, geleceğe bırakılacak en onurlu mirastır.