Aleviliğe saplanan hançer: Eşit yurttaşlık-II Kavramın seyir defteri ve neoliberal tuzak
ERDEM CÖMERT
Geçen hafta başlattığımız “Aleviliğe Saplanan Hançer: Eşit Yurttaşlık” yazı dizimiz, ne yazık ki sıcak gelişmelerle Türkiye’nin tam da kalbinde karşılık buldu. Yazımızın mürekkebi kurumadan yaşanan siyasal süreçler, dikkat çektiğimiz tehlikenin adım adım nasıl sahneye konduğunu doğrular nitelikte.
Nitekim DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Resmi Gazete’de yayımlanan çerçeve yasayı değerlendirirken meseleyi yine aynı kavram üzerinden kurdu: “Silahlar sustu ama eşit yurttaşlar olduğumuz bir düzen kurulmalıdır.”
Sözde barış, kardeşlik ve hak arayışı ambalajıyla sunulan bu dil, tam anlamıyla bir tuzaktır. Alevilerin tarihsel hak taleplerinin arasına yerleştirilen, etnik bölücülüğün masumlaştırma aracı yapılan ve ulus devleti tasfiye etmeyi amaçlayan “eşit yurttaşlık” tehlikesi adım adım ilerliyor.
Peki, Aleviliğin tarihsel mirasıyla hiçbir bağı olmayan, son yıllarda masum bir hak arayışı gibi yutturulmaya çalışılan bu kavram nereden çıktı? Kimler, hangi siyasal ihtiyaçla bunu üretti?
POST-MODERN DÖNEM VE İDEOLOJİK DOĞUM
“Eşit yurttaşlık” kavramı, sanıldığı gibi ezilen kitlelerin kendi öz mücadeleleriyle yarattığı yerli ve milli bir kavram değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı akademisinde şekillenen, özellikle 1980 sonrasında neoliberal küreselleşme dalgasıyla tırmanışa geçen postmodern kimlik siyasetinin bir ürünüdür.
Bu yaklaşımın teorik temelleri; Will Kymlicka’nın “Çokkültürlü Yurttaşlık” (Multicultural Citizenship) kuramına, Iris Marion Young’ın “Farklılaşmış Yurttaşlık” (Differentiated Citizenship) anlayışına ve Charles Taylor’ın “Tanınma Politikası” (Politics of Recognition) tezlerine dayanır.
Kymlicka ve takipçileri, Fransız Devrimi’nden bu yana gelişen ve bireyi ırk, din, mezhep ayrımı gözetmeksizin kanun önünde eşit sayan klasik Cumhuriyetçi yurttaşlık tanımını “yetersiz” ve “baskıcı” ilan ettiler. Onlara göre devlet, tüm yurttaşlarına eşit mesafede duran nötr bir yapı olamazdı; bunun yerine toplumu etnik, dinsel ve kültürel kompartımanlara bölerek her gruba ayrı “kolektif haklar” ve “özel statüler” tanımalıydı.
İşte tam bu noktada, “kanun önünde eşitlik” kavramı tasfiye edilip yerine “farklılıkların hukuki statü kazandığı eşit yurttaşlık” söylemi ikame edildi.
EMPERYALİST MERKEZLER VE ULUS DEVLETİN TASFİYESİ
Neoliberalizmin ve emperyalist merkezlerin bu kavrama sarılmasının çok somut bir amacı vardı: Ulus devleti içeriden çözmek.
Sermayenin sınırsızca dolaşabildiği, ulusal sınırların aşındığı tek kutuplu bir dünya düzeninde, üniter yapılar ve ortak yurttaşlık bilinci en büyük engel olarak görülüyordu. Halkı sınıf bilincinden ya da ulusal bütünlükten koparıp etnik, mezhepsel ve kültürel alt kimliklere bölmek; emperyalist merkezlerin yönetilebilir, parçalanmış coğrafyalar yaratma stratejisine tam uyum sağlıyordu.
Batı’daki strateji merkezlerinde üretilen bu teorik çerçeve; Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerdeki çeşitli vakıflar, fonlanan sivil toplum kuruluşları ve ideologlar eliyle Doğu Avrupa’ya, Ortadoğu’ya ve elbette Türkiye’ye ihraç edildi. Türkiye’de ulus devletin dayandığı “Anayasal yurttaşlık” ve “kanun önünde eşitlik” ilkeleri hedef alınırken, Alevi toplumunun sosyolojik gerçekliği ve tarihsel hafızası bu neoliberal laboratuvarın malzemesi yapılmak istendi.
KANUN ÖNÜNDE EŞİTLİK İLE ‘EŞİT YURTTAŞLIK’ ARASINDAKİ UÇURUM
Burada ideolojik tuzağı netleştirmek zorundayız:
Anayasamızın 10. maddesinde güvence altına alınan “kanun önünde eşitlik”, bireyi esas alır. Alevi’yi, Sünni’yi, Türk’ü, Kürt’ü hiçbir ayrıcalık ya da ayrımcılığa tabi tutmaksızın tek bir ortak hukuk çatısı altında toplar. İnsanı mezhebine göre değil, yurttaşlık bağına göre tanımlar.
Buna karşın ihracatı yapılan “eşit yurttaşlık”, bireyi değil, ait olduğu etnik veya mezhepsel grubu esas alır. Devleti, bireylerin oluşturduğu bir cumhuriyet değil; cemaatlerin, mezheplerin ve etnik grupların federatif bir koalisyonu olarak kurgular.
İşte Aleviliğe saplanmak istenen hançer tam da buradadır. Alevilik; Hacı Bektaş Veli’den Yunus Emre’ye, Pir Sultan’dan Nesimi’ye uzanan çizgisinde “72 millete bir gözle bakmayı”, insanı meşrebine bölmeden birleştirmeyi esas alan evrensel bir insanlık felsefesidir. Aleviliği etnik ya da kompartımanlaşmış bir “siyasal kimlik” cenderesine sokmak, onun özünü yok etmektir.
GELECEK HAFTA: BATI FONLARI VE ALMANYA ÖRGÜTLENMESİ
Bu kavramın teorik kökeni, neoliberal akademisyenlerin masalarında şekillenmiş ve ulus devletleri parçalama konseptine hizmet etmek üzere sahaya sürülmüştür. Türkiye’deki bölücü odaklar ile Alevi toplumunu Cumhuriyetten koparmak isteyen marjinal yapıların aynı kavramda buluşması asla tesadüf değildir.
Önümüzdeki yazıda, bu teorik çerçevenin pratik ayağını inceleyeceğiz. Avrupa merkezli örgütlerin, bilhassa Almanya’daki Alevi federasyonlarının bu siyasal dili Türkiye’ye nasıl taşıdığını, hangi fon mekanizmalarıyla beslendiğini ve Alevi toplumuna nasıl dayatıldığını somut örnekleriyle ele alacağız.
Kendi tarihimizden, Pirlerimizin yolundan ve Cumhuriyet’in ortak geleceğinden taviz vermeyeceğiz.
Aşk ile…
Kaynak: Aydınlık