7 Ağustos 2026, 19:36:36
Dolar 42,2340
Euro 48,8802
Altın 5.629,56
BİST 10.824,63
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Adana 24°C
Az Bulutlu
Adana
24°C
Az Bulutlu
Cts 24°C
Paz 16°C
Pts 19°C
Sal 20°C

Devletin iki bilançosu: Görünen bütçe, bütçe dışı riskler ve hazineyi bekleyen yük

Devletin iki bilançosu: Görünen bütçe, bütçe dışı riskler ve hazineyi bekleyen yük
7 Ağustos 2026 17:06
A+
A-

Kamu maliyesinde gerçek riskler her zaman bütçe tablolarında görünmez. Borçlar kimi zaman bilanço dışında birikir, yükümlülükler farklı kurumların hesaplarına dağıtılır ve maliyetler geleceğe ertelenir. Bu nedenle bir ülkenin mali durumunu değerlendirirken yalnızca bütçe açığına veya resmi borç stokuna bakmak yeterli değildir. Asıl mesele, devlet adına üstlenilen yükümlülüklerin ne kadarının kamuoyunun görebildiği, denetleyebildiği ve sorgulayabildiği alanlarda yer aldığıdır. Türkiye’de son yıllarda büyüyen bütçe dışı mali yapı, kamu maliyesinin görünmeyen yüzünü ve geleceğe devredilen riskleri yeniden gündeme taşımaktadır.

Ne var ki son yıllarda Türkiye’de kamu maliyesi giderek daha parçalı, daha karmaşık ve daha zor izlenebilir bir yapıya dönüşmektedir. Kamu bankaları, KİT’ler, bütçe dışı fonlar, Hazine garantileri, Kamu-Özel İş Birliği (KÖİ) projeleri ve Türkiye Varlık Fonu (TVF) üzerinden yürütülen işlemler nedeniyle kamu maliyesinin önemli bir bölümü merkezi yönetim bütçesinin dışına taşmaktadır. Ortaya çıkan tablo yalnızca mali bir mesele değildir; aynı zamanda şeffaflık, hesap verebilirlik ve demokratik denetim sorunudur. Bugün artık yalnızca bütçe açığını değil, devletin giderek büyüyen gölge bilançosunu da konuşmak zorundayız.

BÜTÇENİN ÖTESİNDEKİ MALİ GERÇEKLİK: Görünen Bütçe İle Gerçek Mali Risk Arasındaki Makas

2025 yılı sonunda AB tanımlı genel yönetim borç stoku 15 trilyon 14 milyar TL’ye, kamu net borç stoku ise 8 trilyon 564 milyar TL’ye ulaşmıştır. Buna rağmen resmi göstergeler, kamu borç stokunun millî gelire oranının hâlen birçok gelişmiş ülkeye kıyasla daha düşük seviyelerde bulunduğunu göstermektedir.

Öte yandan Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın yayımladığı 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri ve Beklentiler Raporu, bütçe dengelerinde bozulmanın sürdüğüne işaret etmektedir. Rapora göre yıl sonunda 18.9 trilyon lira öngörülen giderler yıl sonunda 19.6 trilyon liraya, 16.2 trilyon lira olarak tahmin edilen gelirlerin ise 2026 yıl sonunda 17.1 trilyon lira gerçekleşmesi öngörülüyor. Böylece merkezi yönetim bütçe açığının 2 trilyon 508 milyar TL’ye ulaşması beklenirken, faiz giderlerinin 2 trilyon 824 milyar TL seviyesine çıkacağı tahmin edilmektedir. 

İlk bakışta bu tablo, kamu maliyesinin yönetilebilir sınırlar içinde kaldığı izlenimini yaratabilir. Ancak kamu maliyesinde asıl mesele borç stokunun büyüklüğünden çok, mali yükümlülüklerin ne kadarının görünür olduğudur. Çünkü merkezi yönetim bütçesi, devlet adına üstlenilen tüm mali riskleri yansıtan kapsamlı bir bilanço değildir. Kamu bankalarının üstlendiği görevler, KİT’lerin finansman yükleri, Hazine garantileri, KÖİ projelerinden kaynaklanan taahhütler ve bütçe dışı fonlar dikkate alındığında karşımıza çok daha geniş bir mali tablo çıkmaktadır.

Başka bir ifadeyle, bugün kamu maliyesinde görünen bütçe açığı ile kamu kesiminin üstlendiği toplam mali risk arasında giderek büyüyen bir makas bulunmaktadır. Resmî rakamlar bütçenin görünen yüzünü ortaya koyarken, mali sistemin görünmeyen tarafında önemli büyüklükte yükümlülükler birikmektedir.

İşte bu alan, literatürde giderek daha fazla tartışılan “gölge kamu maliyesi”nin sınırlarını oluşturmaktadır. Mali risklerin önemli bir bölümünün bütçe dışında şekillenmesi, kamu maliyesinin gerçek görünümünü değerlendirmeyi zorlaştırırken, şeffaflık ve hesap verebilirlik açısından da yeni soruları beraberinde getirmektedir.

GÖREV ZARARLARI: Tarih Tekrar Mı Ediyor?

Türkiye, görev zararlarının kamu maliyesi üzerindeki yıkıcı etkilerini daha önce ağır bedeller ödeyerek tecrübe etti. Özellikle 1990’lı yıllarda ve 2001 krizi öncesinde kamu bankaları ile bazı kamu iktisadi teşebbüslerinin üstlendiği görev zararları uzun süre bütçe dışında tutulmuş, ancak sonunda Hazine tarafından üstlenilerek kamu borcuna dönüşmüştü. Görünmeyen yükümlülüklerin bir anda kamu maliyesinin üzerine yıkılması, söz konusu dönemin en önemli mali kırılganlıklarından biri olmuştu.

Aradan geçen yıllarda uygulanan yöntemler değişmiş görünse de, maliyetlerin bütçe dışına ötelenmesi anlayışı bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Nitekim bütçedeki adı 2021 yılında “görevlendirme gideri” olarak değiştirilen görev zararları, 2026 yılının ilk altı ayında kamu maliyesinin en dikkat çekici harcama kalemlerinden biri hâline gelmiştir. Ocak-Haziran döneminde bu amaçla yapılan ödemeler 1 trilyon 32 milyar TL’ye ulaşmış; söz konusu tutar, aynı dönemde gerçekleşen 1,4 trilyon TL’lik faiz giderlerinin yaklaşık yüzde 70’ine denk gelmiştir. Bu büyüklük, görev zararlarının artık tali bir bütçe kalemi olmaktan çıktığını açıkça göstermektedir.

Görev zararlarının en büyük bölümünü Sosyal Güvenlik Kurumu’na yapılan transferler oluşturmaktadır. Yılın ilk altı ayında SGK’ya yaklaşık 701 milyar TL görev zararı ödenirken, KİT’lere yapılan görev zararı ödemeleri 181,9 milyar TL’ye ulaşmıştır. Bu kapsamda Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ) 94,5 milyar TL ile ilk sırada yer alırken, BOTAŞ’a 83 milyar TL, Türkiye Kömür İşletmeleri’ne ise 4,4 milyar TL görev zararı aktarılmıştır.

Benzer şekilde kamu bankalarına yapılan ödemeler de dikkat çekici boyutlara ulaşmıştır. Aynı dönemde Ziraat Bankası’na 101 milyar TL, Halkbank’a ise 33,4 milyar TL görev zararı ödenmiştir. Böylece kamu bankalarına yapılan toplam görev zararı transferi 140 milyar TL’ye yaklaşmıştır. 

Kuşkusuz enerji fiyatlarının kontrol altında tutulması, tarımsal üretimin desteklenmesi, ihracatın teşviki veya sosyal politikaların uygulanması kamu otoritelerinin meşru tercihleri arasında yer alabilir. Ancak burada temel mesele, bu politikaların maliyetinin ortadan kalkıp kalkmadığı değil; nerede ve nasıl muhasebeleştirildiğidir. Ekonomik gerçek değişmez: Maliyet bütçede görünmese bile kamu kesiminin üzerinde birikir. Kamu kurumlarının, KİT’lerin veya kamu bankalarının bilançolarında biriken yükler, er ya da geç Hazine’nin üstlenmek zorunda kalacağı mali yükümlülüklere dönüşür.

Görev zararlarının kamu maliyesi açısından taşıdığı en önemli risk de tam olarak budur. İlk aşamada görünmezler, bütçe göstergelerini olduğundan daha olumlu gösterebilirler; ancak zaman içinde kamu borcu ve bütçe harcaması olarak yeniden ortaya çıkarlar. Başka bir ifadeyle, bugün görünmeyen maliyetler yarının bütçe yükü olma potansiyelini taşımaktadır.

TÜRKİYE VARLIK FONU: Fon Mu, Paralel Hazine Mi?

Kamu maliyesinin bütçe dışına taşan alanları arasında en dikkat çekici yapılardan biri kuşkusuz Türkiye Varlık Fonu’dur (TVF). Son yıllarda giderek büyüyen ekonomik ağırlığı, bünyesinde topladığı stratejik kamu kuruluşları ve finansman kapasitesi nedeniyle TVF, kamu maliyesi tartışmalarının merkezinde yer almaktadır.

Bugün TVF çatısı altında Türk Hava Yolları, Ziraat Bankası, Halkbank, BOTAŞ, TPAO, Türksat, PTT ve ÇAYKUR gibi Türkiye ekonomisinin stratejik kurumları bulunmaktadır. Finans, enerji, ulaştırma, iletişim, madencilik, tarım ve gayrimenkul sektörlerinde faaliyet gösteren, 7 farklı sektörden 36 şirketi, 2 lisans ve çeşitli taşınmazları bünyesinde barındıran fon 360 milyar dolarlık aktif büyüklüğü ile birçok kamu kurumundan daha geniş bir ekonomik alanı yönetmektedir.

Ancak burada dikkat çekilmesi gereken husus, fonun büyüklüğünden çok üstlendiği mali işlevdir. Dünyadaki başarılı egemen varlık fonlarının önemli bölümü, petrol gelirleri, doğal kaynak fazlaları veya sürekli dış ticaret fazlası veren ekonomilerin biriktirdiği serveti değerlendirmek amacıyla kurulmuştur. Norveç, Singapur ve bazı Körfez ülkelerindeki fonlar bunun en bilinen örnekleridir.

Türkiye Varlık Fonu ise farklı bir model üzerine inşa edilmiştir. Fonun temel kaynağını yeni yaratılmış mali fazlalar değil, mevcut kamu varlıklarının devri oluşturmaktadır. Bu nedenle TVF’nin işlevi zaman içinde klasik bir yatırım fonunun ötesine geçmiş, kamu adına finansman sağlayabilen ve önemli mali riskler üstlenebilen bir yapıya dönüşmüştür. Tam da bu noktada kritik soru ortaya çıkmaktadır: TVF, Hazine’nin yükünü hafifleten bir finansman aracı mıdır, yoksa bütçe sistemi dışında faaliyet gösteren fiili bir kamu finansmanı mekanizması mı?

Bu soruya verilecek cevap, fonun varlığından çok işleyişine ve şeffaflık düzeyine bağlıdır. Çünkü mesele TVF’nin kurulmuş olması değil; fonun üstlendiği borçlanmaların, verdiği teminatların ve taşıdığı mali risklerin kamu maliyesinin genel görünümü içerisinde ne ölçüde izlenebildiğidir. Dolayısıyla tartışılması gereken konu TVF’nin varlığı değil, kamu adına üstlendiği risklerin hangi ölçüde görünür olduğu ve ne kadarının kamuoyunun denetimine açık bulunduğudur. Çünkü modern kamu maliyesinde şeffaflık, yalnızca bütçede görünen rakamlarla değil, bütçe dışında taşınan yükümlülüklerin de açıklanabilmesiyle ölçülür.

HAZİNE GARANTİLERİ VE GÖRÜNMEYEN BORÇLAR: Bugünün Garantileri, Yarının Borçları

Kamu maliyesinde risklerin tamamı borç stokunda görünmez. Bazı yükümlülükler bugün için doğrudan bir borç niteliği taşımamakla birlikte, belirli koşullar gerçekleştiğinde kamuya önemli maliyetler yükleyebilir. İşte bu nedenle modern kamu maliyesi analizleri yalnızca mevcut borçlara değil, gelecekte borca dönüşme potansiyeli taşıyan yükümlülüklere de odaklanmaktadır.

31 Aralık 2025 itibarıyla Hazine garantili dış borç stoku 19,1 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiştir. 2026 yılının ilk çeyreğinde de bu büyüklük yaklaşık aynı seviyesini korumuştur. Bu veriler kamu adına doğrudan verilen garantilerin önemli bir büyüklüğe ulaştığını göstermektedir.

Ancak asıl dikkat çekici olan, resmi borç istatistiklerinin kapsamı dışında kalan yükümlülüklerdir. Çünkü kamu maliyesinin geleceğini etkileyebilecek riskler yalnızca Hazine tarafından doğrudan garanti edilen borçlardan ibaret değildir. Kamu-Özel İş Birliği projeleri kapsamında verilen gelir ve talep garantileri, kamu bankalarının gelecekte ortaya çıkabilecek sermaye ihtiyaçları, KİT’lerin finansman gereksinimleri, döviz cinsinden üstlenilen yükümlülükler ve çeşitli kamu kuruluşlarının taşıdığı mali riskler de kamu maliyesinin görünmeyen alanını oluşturmaktadır.

Uluslararası kamu maliyesi literatüründe bu tür yükümlülükler “koşullu yükümlülükler” (contingent liabilities) olarak adlandırılmaktadır. Bu yükümlülükler bugün için doğrudan kamu borcu sayılmayabilir. Ancak belirli ekonomik veya finansal koşulların gerçekleşmesi halinde bütçeye ve Hazine’ye yük oluşturma potansiyeline sahiptir. Bu nedenle koşullu yükümlülükler, kamu maliyesinin görünmeyen risk haritası olarak değerlendirilmektedir.

Nitekim geçmişte dünyanın birçok ülkesinde mali krizlerin temel nedenlerinden biri, resmi borç stoklarında görünmeyen ancak kriz dönemlerinde kamu borcuna dönüşen bu tür yükümlülükler olmuştur. Bankacılık sistemi kurtarma paketleri, kamu şirketlerinin borçları, garanti ödemeleri ve çeşitli mali taahhütler birçok ülkede bir gecede kamu borç stokunu önemli ölçüde artırabilmiştir.

Türkiye açısından da benzer bir gerçeklik söz konusudur. Ekonomik büyümenin yavaşlaması, kur oynaklıklarının artması veya kamu destekli bazı projelerin beklenen gelirleri üretememesi halinde bugün bütçe dışında görünen bazı yükümlülüklerin yarın doğrudan Hazine yükümlülüğüne dönüşmesi mümkündür. Bu nedenle mali disiplinin gerçek ölçüsü yalnızca mevcut borç stokunu kontrol altında tutmak değildir. Aynı zamanda gelecekte kamuya yük oluşturabilecek koşullu yükümlülükleri de şeffaf biçimde izlemek, raporlamak ve yönetmektir.

KÖİ PROJELERİ: Köprüler, Hastaneler ve Geleceğe Bırakılan Fatura

Son yirmi yılda Türkiye’nin ulaştırma ve sağlık altyapısında gerçekleştirilen birçok büyük yatırım, Kamu-Özel İş Birliği (KÖİ) modeliyle hayata geçirilmiştir. Şehir hastaneleri, otoyollar, köprüler ve havalimanları gibi projeler, kamu kaynaklarının tek başına karşılamakta zorlanacağı büyük ölçekli yatırımların daha kısa sürede tamamlanmasına önemli katkılar sağlamıştır. Bu yönüyle bakıldığında KÖİ modeli, kamu hizmetlerinin sunumunda alternatif bir finansman yöntemi olarak değerlendirilebilir. Ancak kamu maliyesi açısından mesele yalnızca yatırımların gerçekleştirilmesi değildir. Asıl önemli olan, bu yatırımların hangi mali yükümlülükleri doğurduğu ve bu yükümlülüklerin kamu maliyesi üzerindeki uzun vadeli etkileridir.

KÖİ projelerinin temel özelliği, yatırım maliyetinin ilk aşamada doğrudan bütçeye yüklenmemesidir. Bunun yerine belirli sürelerle verilen gelir, yolcu, araç geçiş veya hizmet kullanım garantileri yoluyla kamu geleceğe dönük mali taahhütler üstlenmektedir. Muhasebe kayıtlarında bu taahhütlerin tamamı kamu borcu olarak görünmeyebilir. Bu nedenle ilk bakışta bütçe üzerindeki yük sınırlıymış gibi algılanabilir. Oysa ekonomik açıdan değerlendirildiğinde durum farklıdır.

Çünkü garanti verilen her proje, gelecekte bütçeden yapılabilecek potansiyel ödemeler anlamına gelmektedir. Beklenen talebin gerçekleşmediği durumlarda aradaki fark kamu tarafından karşılanmakta, böylece başlangıçta özel sektör tarafından üstlenildiği düşünülen risklerin bir bölümü yeniden kamu kesimine dönmektedir.

Bu nedenle KÖİ projeleri yalnızca bugünün yatırımları değil, aynı zamanda geleceğin bütçelerine verilmiş mali taahhütlerdir. Başka bir ifadeyle, bugün kullanılan altyapının maliyetinin bir kısmı geleceğin vergi gelirleriyle finanse edilmektedir. Bu durum tek başına olumsuz bir tercih olarak değerlendirilemez. Ancak söz konusu yükümlülüklerin büyüklüğünün, vadesinin ve olası bütçe etkilerinin kamuoyu tarafından açık biçimde bilinmesi gerekir.

Nitekim uluslararası mali şeffaflık standartları da KÖİ projelerinin yalnızca yatırım tutarlarının değil, garanti yükümlülüklerinin ve gelecekteki ödeme projeksiyonlarının da düzenli olarak açıklanmasını önermektedir. Çünkü kamu maliyesinde risk, yalnızca bugün ödenen tutarlardan ibaret değildir. Gelecekte ödenmesi muhtemel yükümlülükler de mali sürdürülebilirliğin ayrılmaz bir parçasıdır.

BÜTÇE BİRLİĞİ İLKESİNİN SESSİZ TASFİYESİ: Bütçe Birliğinden Gölge Maliyeye

Kamu maliyesinin temel ilkelerinden biri olan bütçe birliği, devlet adına üstlenilen tüm gelir, gider ve yükümlülüklerin tek bir mali çerçeve içerisinde izlenmesini öngörür. Bu ilke yalnızca teknik bir muhasebe tercihi değil, aynı zamanda demokratik denetimin ve mali şeffaflığın temel dayanaklarından biridir. Çünkü vatandaşın kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını görebilmesi, parlamentonun bütçe hakkını etkin biçimde kullanabilmesi ve denetim kurumlarının kamu maliyesini bütüncül olarak değerlendirebilmesi ancak mali işlemlerin mümkün olduğunca aynı sistem içerisinde izlenebilmesiyle mümkündür.

Türkiye’de özellikle 2000’li yılların başında yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile bütçe birliği, mali saydamlık ve hesap verebilirlik alanında önemli adımlar atılmıştı. Amaç, kamu maliyesinin bütün unsurlarını ortak bir mali yönetim anlayışı içerisinde toplamak ve kamu kaynaklarının kullanımını daha görünür hale getirmekti.

Ancak son yıllarda ortaya çıkan tablo, bu anlayışın giderek aşındığına işaret etmektedir. Kamu bankaları, KİT’ler, Türkiye Varlık Fonu, bütçe dışı fonlar, Hazine garantileri ve Kamu-Özel İş Birliği projeleri üzerinden yürütülen mali işlemler, kamu adına üstlenilen yükümlülüklerin önemli bir bölümünün merkezi yönetim bütçesinin dışında şekillenmesine yol açmaktadır.

Sonuç olarak bütçe rakamları ile kamunun gerçek mali yükümlülükleri arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. Bu durumun etkileri yalnızca mali göstergelerle sınırlı değildir. Aynı zamanda demokratik denetim mekanizmaları üzerinde de doğrudan sonuçlar doğurmaktadır.

Çünkü bütçe dışında oluşan mali yükümlülükler arttıkça TBMM’nin bütçe hakkının kapsamı daralmakta, millet adına yapılan mali denetimin etkinliği zayıflamakta ve kamuoyunun devletin gerçek mali durumunu değerlendirmesi güçleşmektedir.

Oysa mali şeffaflık yalnızca harcanan paranın açıklanması değildir. Aynı zamanda gelecekte harcanması muhtemel kaynakların, üstlenilen risklerin ve kamu adına verilen taahhütlerin de görünür kılınmasıdır. Şeffaflığın azaldığı yerde belirsizlik artar. Belirsizliğin arttığı yerde risk algısı yükselir. Risk algısının yükseldiği yerde ise borçlanma maliyetleri artar, yatırımcı güveni zayıflar ve ekonomik kırılganlıklar derinleşir. Sonuçta ortaya çıkan maliyet yalnızca kamu kurumlarının değil, toplumun tamamının omuzlarına yüklenir.

ÇÖZÜM: Devletin Konsolide Bilançosunu Açıklamak

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun, kamu maliyesinde kullanılan araçların çeşitlenmesi değil; bu araçların doğurduğu mali risklerin bütüncül bir çerçevede izlenememesidir. Kamu bankaları, KİT’ler, Türkiye Varlık Fonu, Hazine garantileri ve KÖİ projeleri tek tek değerlendirildiğinde belirli amaçlara hizmet eden yapılar olarak görülebilir. Ancak bu yapıların tamamı birlikte ele alınmadığında, devletin gerçek mali yükümlülüklerini ve geleceğe ilişkin risklerini sağlıklı biçimde değerlendirmek mümkün değildir. 

Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı yeni fonlar, yeni garantiler veya yeni bütçe dışı mekanizmalar değil; kamu maliyesinin tamamını görünür kılacak kapsamlı bir mali şeffaflık reformudur.

Gelişmiş ülkelerde ve uluslararası kuruluşların önerilerinde giderek öne çıkan yaklaşım, kamu maliyesinin yalnızca bütçe gerçekleşmeleri üzerinden değil, devletin tüm varlık ve yükümlülüklerini kapsayan konsolide mali tablolar üzerinden değerlendirilmesidir. Çünkü modern kamu maliyesinde önemli olan yalnızca yıllık gelir-gider dengesi değil, devletin toplam mali pozisyonudur.

Türkiye’de de merkezi yönetim bütçesini aşan, kamu kesiminin bütününü kapsayan bir “Konsolide Kamu Maliyesi Bilançosu” hazırlanması artık bir tercih değil, bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bu kapsamda;  Merkezi yönetim bütçesi, Kamu iktisadi teşebbüsleri,  Kamu bankaları, Türkiye Varlık Fonu ve bağlı şirketleri, Hazine garantileri, Kamu-Özel İş Birliği projelerinden kaynaklanan yükümlülükler,  Diğer koşullu yükümlülükler, tek bir mali çerçeve içerisinde değerlendirilmeli ve düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılmalıdır.

Bunun yanında, Türkiye Varlık Fonu’nun borçlanmaları, teminat işlemleri ve üstlendiği mali riskler uluslararası egemen varlık fonu standartlarına uygun şekilde raporlanmalıdır. KÖİ projelerinin toplam garanti yükü, sözleşme süreleri ve gelecekteki ödeme takvimleri düzenli olarak yayımlanmalıdır. Kamu bankalarının üstlendiği görevlerin mali etkileri bütçe üzerindeki muhtemel sonuçlarıyla birlikte açıklanmalıdır.

Aynı şekilde, kamu maliyesinin görünmeyen alanını oluşturan koşullu yükümlülükler için düzenli risk raporları hazırlanmalı ve kamuoyu bu konuda bilgilendirilmelidir. Şeffaflığın amacı yalnızca mevcut tabloyu göstermek değil, gelecekte ortaya çıkabilecek mali riskleri de görünür hale getirmektir. Daha da önemlisi, bu süreç TBMM’nin bütçe hakkını güçlendirecek yeni denetim mekanizmalarıyla desteklenmelidir. Çünkü kamu adına üstlenilen her yükümlülük, hangi kurum üzerinden gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, sonuçta vatandaşın vergileriyle ilişkilidir.

SONUÇ: Görünmeyen Borç da Borçtur

Türkiye’nin kamu maliyesi son yıllarda önemli bir dönüşüm yaşamaktadır. Bu dönüşümün en belirgin özelliği ise mali yükümlülüklerin giderek daha büyük bir bölümünün merkezi yönetim bütçesinin dışına taşınmasıdır.

Görev zararları, kamu bankalarının üstlendiği mali görevler, KİT’lerin finansman ihtiyaçları, Türkiye Varlık Fonu’nun faaliyetleri, Hazine garantileri ve Kamu-Özel İş Birliği projelerinden kaynaklanan yükümlülükler birlikte değerlendirildiğinde, resmi bütçe rakamlarının ötesinde çok daha geniş bir mali alanın oluştuğu görülmektedir.

Elbette burada tartışılan konu bu araçların varlığı değildir. Kamu bankaları ekonomik istikrarı destekleyebilir, KİT’ler stratejik sektörlerde faaliyet gösterebilir, KÖİ projeleri altyapı yatırımlarını hızlandırabilir ve Türkiye Varlık Fonu belirli kalkınma hedeflerine katkı sağlayabilir. Sorun, bu yapıların kamu adına üstlendikleri mali risklerin ne ölçüde görünür olduğu ve kamuoyunun denetimine ne kadar açık bulunduğudur.

Çünkü mali disiplin yalnızca bütçe açığını kontrol altında tutmakla sağlanamaz. Gerçek mali disiplin, devlet adına üstlenilen tüm yükümlülüklerin eksiksiz biçimde ortaya konulmasıyla mümkündür. Bugün bütçe dışında görünen birçok yükümlülük, yarının bütçesinde harcama olarak karşımıza çıkma potansiyeline sahiptir. Bugün farklı kurumların bilançolarında taşınan riskler, yarın Hazine’nin ve dolayısıyla toplumun ortak yükümlülüğüne dönüşebilir. Kamu maliyesinin tarihi, görünmeyen yükümlülüklerin zaman içinde görünür borçlara dönüşmesinin sayısız örneğiyle doludur.

Bu nedenle asıl soru, resmi bütçe açığının ne kadar olduğu değil; devlet adına üstlenilen toplam mali riskin ne kadarının görülebildiğidir. Şeffaflığın olmadığı yerde belirsizlik büyür. Belirsizliğin arttığı yerde güven azalır. Güvenin azaldığı yerde ise maliyet yükselir.

Sonunda bu maliyet daha yüksek vergiler, daha fazla borçlanma, daha pahalı kamu finansmanı veya daha sınırlı kamu hizmetleri olarak vatandaşın karşısına çıkar. Türkiye’nin önünde bugün iki farklı yol bulunmaktadır.

Birinci yol, mali yükümlülüklerin farklı kurumlar ve mekanizmalar içerisinde dağılmaya devam ettiği, kamu maliyesinin giderek daha karmaşık ve daha zor izlenebilir hale geldiği mevcut yapının sürdürülmesidir. İkinci yol ise bütçe birliği, mali saydamlık ve hesap verebilirlik ilkelerini yeniden kamu maliyesinin merkezine yerleştiren; devlet adına üstlenilen tüm yükümlülükleri tek bir mali çerçevede görünür kılan bir reform anlayışının benimsenmesidir.

Tercih yalnızca teknik bir maliye politikası tercihi değildir. Bu tercih aynı zamanda vatandaşın bütçe hakkı, kamu yönetimine duyulan güven ve demokrasinin hesap verebilirlik kapasitesiyle doğrudan ilgilidir. Çünkü kamu maliyesinde değişmeyen temel gerçek şudur: Görünmeyen borç da borçtur. Ve görünmeyen riskler ortadan kalkmaz; yalnızca geleceğe ertelenir.

Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey, yeni mali sis perdeleri değil; devletin gerçek bilançosunu bütün açıklığıyla ortaya koyacak daha güçlü bir mali şeffaflık anlayışıdır.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.