Aydın savaşı bir iç savaştır
Nadir Temeloğlu
Bir ülkenin krizde oluşunu nasıl anlarız? Yalnızca ekonomik, güvenlik, sağlık, eğitim gibi göstergelerle mi? Hayır. Bir ülkenin krizde oluşunu en net aydınlara bakarak anlayabiliriz. Eğer bir ülkede aydın krizdeyse, o ülkenin ciddi zorlukları önündedir demektedir.
Maalesef Türkiye, uzunca bir süredir aydın krizi içindedir. Üç yüzyıllık Türk Devrimi’nin içinde Türk aydını ikiye bölünmüş durumdadır. Bir tarafta Tanzimatçı çizgi, bir tarafta Millî taraf…
Aydın savaşı, bir iç savaştır. Bugün eğer aydın mücadelesini bir nebze olsun anlamak istiyorsak, ilk okuyacağımız isimlerin başında Attilâ İlhan gelir. Kaptan’ın “Aydınlar Savaşı” kitabı, bugün hâlâ üzerine güncel tartışmalar yürütebileceğimiz, zamansız ve süresiz bir kitap.
TAKLİTÇİLİĞİN KÜLTÜREL ALANDA DEVAM ETMESİ
Attilâ İlhan’ın üzerinde en çok durduğu konulardan biri taklitçiliktir. Mustafa Kemal dönemi dışında Cumhuriyet’in ilerleme anlayışının üstyapısal bir kültür kopyacılığı gibi göründüğünü belirten İlhan, Selçuklu-Osmanlı sentezinin toptan yok sayıldığını vurgular. İlhan, İnönü döneminde Yunan/Latin kültür tabanı önerildiğine ve bunun kabul edildiğine dikkat çeker.
Bugün maalesef Tanzimat’ın etkileri 150 yıldır silinmedi. Hatta Kemalizm bile, Atatürkçülüğe evrilerek Batı tipinde ılımlı hale getirilmeye çalışıldı. Taklitçilik siyasetten günlük yaşama kadar her yerde karşımıza çıkmaya devam ediyor. Bu meselenin köklerini anlamak için de, Kaptan’ın eseri bu açıdan önemli fikirler veriyor.
İlhan, İnönü döneminde evrensellik adı altında Tanzimat’a dönüş yaşandığını başka yazılarda da dillendirir: “İnönü döneminde ideal şeklini bulan model, ekonomik altyapıda ulusal kalmak, kültürel üstyapıda evrensel olmak (Batılı anlayın) isteyen bir modeldi; dönemin ilericiliği, Tanzimat sonrasını andırır: Selçuklu/Osmanlı kültür sentezini, ümmet dönemi tarihini toptan reddetmek; laikliği İslam aleyhtarlığı olarak uygulamak!”(1)
Bugün bu tartışma -Osmanlı’nın reddi, laikliği İslam karşıtlığı ele almak- çeşitli şekillerde kendini gösteren ve tartışılmaya devam eden konuların başında geliyor. İlhan’ın bu konuda yazılarında dikkat çektiği en önemli tespitlerden biri şudur: “Bağımsızlık elde edildiğinde bile, özellikle kültürel alanda, sömürgecinin taklit edilmesi süregelir.”(2)
İlhan aynı zamanda bunun bir kadro sorunu olduğunu aktarır. Kadro sorununu sürdüren gelişmelerden bir tanesi de, yabancı ülkeye yollanmaktır. Çünkü bu kadroların, anavatanlarında çözmeleri gereken sorunlarla uzlaşmayan bir eğitimden geçmelerine yol açtığını belirtir.(3)
AKÇEYLE BATI’YA BAĞLANAN AYDIN
Taklitçi aydın çoğu kez, Batı’nın kucağına yuvarlanır. Bu birliktelik düşünsel planda kalmaz. Akçeli işler de zamanla kendini gösterir. Bugünün Türkiye’sinde etki ajanlığı ve fon tartışmaları sürüyor. Sivil toplumculuk adı altında bazı basın-yayın organları ve aydınlar bu fonlardan ciddi anlamda yararlanmaktadır. Bu aslında ihanete giden bir süreçtir.
Attilâ İlhan ulusallığa dışarıdan katılmanın ve bundan çıkar sağlamanın ihanete götüreceği uyarısında bulunuyor: “İdeoloji evrensel, siyaset ulusaldır; ideolojinin ulusal yorum ve uygulamasına, dışarıdan katıldın mı, siyaset kolaylıkla ihanete dönüşebilir: hele işin içinde, bir de ‘ödeme’ varsa!”(4)
Batı kucağına itilen aydının halktan kopuşu, tevazu yerine gösterişe yönelişiyle de kendini belli ediyor. Neoliberalizmin sonucu olarak bugün toplumumuzda abartılı bir gösterişçilik havası esiyor. Aydın da kibir ve tafrasıyla bu gösterişçiliğe katılıyor.
İlhan, asalet ile tevazu arasında ilişki kuruyor. Gösteriş merakını eleştiriyor: “Bilirsiniz, ‘asalet’ gösteriş sevmez. Osmanlı’da ‘tevazu ve mahviyet’ esastı. İslam’da kibir, tafra, aşırı gurur, şatafat, makbul sayılmaz. Öyleyse, bizdeki gösteriş merakı, görgüsüzce servet teşhiri, nereden geliyor? Şöyle bir açıklama denesem, bana katılır mısınız?”(5)
DIŞA ŞİKAYET
Atillâ İlhan’ın 10 Mayıs 1987’de yazdığı bir yazı, bugün aydının ve muhalefetin görünümünün pek değişmediğini göstergesi. Batı’ya şikayet! İlhan şöyle diyor: “Halktan kopuktur ya; bileğine güvenmediğinden mi ne; Türk aydınlarının çoğu sıkıştı mı, Batı’ya parmak kaldırır; hak hukuk hık mı diyerek, ülkesini şikâyet eder; AT’ye girmemize, Avrupa insan standartlarını, Türkiye’de gerçekleşeceği ümidiyle, yandaş çıkan az değil, demek aynı mantık iliyor: haklarımızı Batılılar alıverecek!”(6)
Maalesef bir süredir bunu en keskin biçimde görüyoruz.
Türkiye bir karar eşiğine geldi. Artık Avrasyacılık, Türkiye’nin vazgeçemeyeceği bir hat oldu. Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakı her geçen gün daha çok dillendiriliyor. Hal böyleyken, aydınların bazılarında Batıcılık histerisi oluşuyor. Türkiye’nin otoriterleşeceği algısıyla, Türkiye’yi Batı’ya şikâyet etmekten geri kalmıyorlar. Dahası, Batılının Türkiye’ye Doğu Akdeniz’den gösterdiği namlularla birleşmekten bile çekinmiyorlar.
Türkiye’nin gündemi devrim. Devrim zorunluluğu arttıkça, aydın iç savaşı da kızışıyor.
Türkiye’nin güvenlikte ve ekonomide verdiği savaşın bir yansıması da aydınlar arasında yaşanıyor.
Şikâyetçi aydın, sızlanan, mızıkçı bir Batı acentasına dönüşüyor. Bu gerçeklikten kopuş sonuçta ne kadar ilerici görünürse görünsün, özünde düşmanla birleşme çizgisine götürüyor.
Türkiye’de turuncu darbe ihtimali hafife alınmamalı. Aydın savaşı da giderek kızışıyor. Maalesef Türk aydının geniş bir kısmı, Asya’dan yükselen yeni uygarlığı ve Türkiye’nin yer alması gereken konumu kavrayamadı. Batıcı aydın, turuncu darbecilerin gemisinde kayalıklara doğru sürükleniyor. Kendini bir an önce Türkiye gemisine atmaktan başka çaresi yok. Yoksa tarih, Cenap Şahabettinleşen çok aydın tipi görecek.
DİPNOTLAR:
(1) Attilâ İlhan, Aydınlar Savaşı, Bilgi Yayınevi, Üçüncü Basım, Mart 1996, s. 176.
(2) a.g.e., s. 73.
(3) a.g.e., s. 73.
(4). a.g.e., s. 77.
(5) a.g.e., s. 61.
(6) a.g.e., s. 79.