18 Eylül 2026, 11:20:40
Dolar 42,2340
Euro 48,8802
Altın 5.629,56
BİST 10.824,63
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Adana 24°C
Az Bulutlu
Adana
24°C
Az Bulutlu
Cts 24°C
Paz 16°C
Pts 19°C
Sal 20°C

PISA’nın iki yüzü: Yükselen başarı, süren eşitsizlik

PISA’nın iki yüzü: Yükselen başarı, süren eşitsizlik
18 Eylül 2026 09:18
A+
A-

ERGÜL HALİSÇELİK

Türkiye, 15 yaşındaki öğrencilerin bilgi ve becerilerini gerçek yaşam problemlerinde kullanabilme kapasitesini ölçen OECD’nin PISA 2025 araştırmasında güçlü bir ilerleme kaydetti. Fen bilimleri, okuma ve matematiğin tamamında puanlarını yükseltti; uluslararası sıralamada önemli basamaklar çıktı. Fen bilimleri ve okumada OECD ortalamasını aşarken matematikte ortalamayı yakaladı. Üstelik bu başarı, birçok OECD ülkesinde öğrenci performansının gerilediği bir dönemde geldi. 

Bu tabloyu küçümsemek haksızlık olur. Ancak aynı tabloya bakarak “eğitimde sorunları aştık” sonucuna varmak da büyük bir yanılgı olur.

Çünkü ortalamanın yükselmesi, her çocuğun yükseldiği anlamına gelmiyor. Bir ülke sıralamada yukarı çıkarken dezavantajlı öğrencileri geride kalabilir; başarı belirli okul türlerinde, bölgelerde ve sosyoekonomik gruplarda yoğunlaşabilir. Bu nedenle asıl mesele yalnızca kaçıncı olduğumuz değil, bu başarıdan kimlerin pay aldığı ve kimlerin hâlâ geride kaldığıdır.

Asıl sorular da burada başlıyor: Ne değişti? Kimler ilerledi? Kimler aynı yerde kaldı? Kimler hâlâ geride? Bir çocuğun eğitimdeki geleceğini ailesinin geliri, yaşadığı yer ve gittiği okul ne ölçüde belirlemeye devam ediyor?

Bir iktisatçı açısından ise soru daha kapsamlı: Bugün eğitimde gördüğümüz bu tablo, Türkiye’nin fırsat eşitliği, yarının beşerî sermayesi, üretkenliği, gelir dağılımı ve kalkınma kapasitesi açısından bize ne söylüyor?

Çünkü bir ülkenin geleceğini yalnızca en başarılı çocukları değil, geride bıraktığı çocuklar da belirler. PISA 2025’in asıl tartışılması gereken tarafı da tam burada başlıyor.

YÜKSELDİK; AMA NEYE GÖRE? Madalyonun Diğer Yüzüne de Bakmalı

Öncelikle hakkını teslim edelim: Türkiye’nin PISA 2025’teki yükselişi, yalnızca başka ülkelerin gerilemesinden kaynaklanan istatistiksel bir yanılsama değil. Kendi puanlarımızda da gerçek ve belirgin bir ilerleme var.

Türkiye’nin PISA’ya ilk katıldığı 2003’ten bu yana tablo önemli ölçüde değişti. Fen bilimlerinde ortalama puan 434’ten 494’e, okumada 441’den 472’ye, matematikte ise 423’ten 462’ye yükseldi. Böylece 22 yılda fen bilimlerinde 60, matematikte 39, okumada 31 puanlık artış sağlandı.

Üstelik ilerleme son dönemde hızlandı. Türkiye, 2022–2025 arasında fen bilimlerinde 18, okumada 16, matematikte 8 puan yükselirken OECD ortalaması aynı dönemde sırasıyla 3, 14 ve 9 puan geriledi. Dolayısıyla sıralamadaki hızlı yükseliş iki yönlü bir hareketin sonucu: Türkiye ilerlerken OECD ortalaması geriliyor.

Bu değişim sıralamalara da güçlü biçimde yansıdı. Türkiye, 38 OECD ülkesi arasında okumada 13’üncü, fen bilimlerinde 14’üncü, matematikte 23’üncü sıraya yükseldi. 91 ülke ve ekonominin tamamında ise fen bilimlerinde 19’uncu, okumada 18’inci, matematikte 28’inci sırada yer aldı.

Uzun dönemli karşılaştırmada da yön yukarı. Ancak PISA’ya katılan ülke ve ekonomi sayısının 2003’te 41’den 2025’te 91’e çıkması nedeniyle yalnızca sıra numaralarına bakmak yanıltıcı olabilir. MEB’in yüzdelik konum üzerinden yaptığı hesaplamaya göre Türkiye’nin göreli sıralaması 2003–2025 döneminde fen bilimlerinde yüzde 64, okumada yüzde 60, matematikte yüzde 52 iyileşti.

Özetle, ortada küçümsenmeyecek bir başarı var: Türkiye hem kendi geçmişine göre ilerliyor hem de uluslararası sıralamada yukarı çıkıyor. 2025’te fen bilimlerinde 494 puanla 482 olan OECD ortalamasını, okumada 472 puanla 461 olan ortalamayı aşarken matematikte 462 puanla 463 olan OECD ortalamasını neredeyse yakaladı.

Ama madalyonun diğer yüzü tam da burada başlıyor.

Çünkü sıralama göreli, eğitim kalitesi ise çok daha geniş bir kavram. Bir eğitim sisteminin başarısını yalnızca diğer ülkeler arasındaki yerine bakarak ölçemeyiz. Asıl mesele, öğrencilerin ne kadarının okuduğunu anlayabildiği, bilgiyi yorumlayabildiği, matematiksel akıl yürütebildiği ve öğrendiklerini gerçek yaşam problemlerine uygulayabildiğidir.

Dahası, ortalamanın yükselmesi başarının herkese yayıldığı anlamına gelmez. Aynı ortalamanın arkasında çok farklı tablolar bulunabilir: Başarı geniş bir öğrenci kitlesine yayılabileceği gibi belirli okul türlerinde, bölgelerde veya sosyoekonomik gruplarda da yoğunlaşabilir.

Bu nedenle PISA 2025’e artık yalnızca “Türkiye kaçıncı oldu?” diye değil, daha zor bir soruyla bakmalıyız: Bu yükseliş Türkiye’nin tamamına ne ölçüde yayıldı?

Çünkü eğitimde gerçek başarı yalnızca ortalamayı yükseltmek değil; başarıyı tabana yaymak, fırsat eşitsizliğini azaltmak ve bir çocuğun geleceğinin doğduğu aileye, yaşadığı yere ya da gittiği okulun türüne bağımlılığını mümkün olduğunca azaltmaktır.

PISA 2025’in Türkiye açısından asıl tartışılması gereken tarafı da tam burada başlıyor.

ORTALAMA YÜKSELİRKEN EŞİTSİZLİK BÜYÜYORSA…

Ekonomi bize önemli bir gerçeği öğretir: Ortalama, dağılımı gizleyebilir.

Kişi başına gelir artarken toplumun önemli bir kesiminin refahı yerinde sayabilir; ekonomi büyürken gelir dağılımı bozulabilir, toplam servet yükselirken yoksulluk derinleşebilir.

Eğitimde de durum farklı değil.

PISA ortalamasının yükselmesi, bütün çocukların aynı ölçüde ilerlediği anlamına gelmiyor. Türkiye’de sosyoekonomik açıdan avantajlı ve dezavantajlı öğrenciler arasındaki başarı farkı hâlâ yüksek. Üstelik bazı göstergeler, bu mesafenin son yıllarda daha da açıldığına işaret ediyor. En yüksek ve en düşük başarı gösteren öğrenciler arasındaki farkın özellikle matematik ve fen bilimlerinde büyümesi bu nedenle dikkatle okunmalı.

İşte tam bu noktada mesele yalnızca eğitim başarısı olmaktan çıkıyor, fırsat eşitliği meselesine dönüşüyor.

Çünkü bir çocuğun akademik geleceğini ailesinin geliri, yaşadığı mahalle, devam ettiği okul ya da anne babasının eğitim düzeyi belirlemeye devam ediyorsa ortalama puanın yükselmesi değerlidir; ama yeterli değildir.

Kamusal eğitimin temel işlevlerinden biri, toplumsal eşitsizlikleri yeniden üretmek değil, onları azaltmaktır. Eğitim, bir çocuğun içine doğduğu koşulların sınırlarını aşabilmesinin ve toplumsal hareketliliğin en güçlü araçlarından biri olmalıdır.

Eğer eğitim merdiveninin ilk basamağına dahi herkes aynı imkânlarla ulaşamıyorsa, yukarı çıkanların sayısındaki artış tek başına başarı sayılmaz.

Çünkü eğitimde asıl mesele yalnızca zirvedekileri daha yukarı taşımak değil, başlangıç çizgileri arasındaki mesafeyi azaltabilmektir.

HANGİ OKULA GİTTİĞİNİZ KADERİNİZ OLMAMALI

PISA 2025’in üzerinde en fazla düşünülmesi gereken sonuçlarından biri de okul türleri arasındaki büyük başarı farklarıdır.

Fen liseleri ile mesleki ve teknik liseler arasındaki puan farklarının yüzlerle ifade edilmesi, yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu tablo, aynı yaşta ve aynı ülkenin yurttaşı olan çocukların geleceğe çok farklı başlangıç noktalarından hazırlandığını gösteriyor.

Bir tarafta karmaşık problemleri çözebilen, analiz yapabilen ve bilimsel bilgiyi gündelik hayata uygulayabilen öğrenciler; diğer tarafta temel yeterliliklere ulaşmakta zorlanan gençler…

Oysa birkaç yıl sonra bu çocukların tamamı aynı işgücü piyasasına girecek, aynı ekonominin üretim kapasitesini ve aynı toplumun geleceğini birlikte şekillendirecek.

İşte burada eğitimdeki eşitsizlik doğrudan beşerî sermaye sorununa dönüşüyor.

Çünkü bir ülkenin beşerî sermayesi yalnızca en başarılı yüzde 5 ya da yüzde 10’dan ibaret değildir. Sanayide çalışan teknisyen de, öğretmen de, mühendis de, sağlık çalışanı da, girişimci de, kamu görevlisi de, tarımda üretim yapan genç de aynı beşerî sermaye stokunun parçasıdır.

Bu nedenle mesleki eğitimdeki bir öğrencinin temel matematik, okuma ve problem çözme becerilerindeki eksiklik yalnızca eğitim sisteminin sorunu değildir. Aynı zamanda sanayi politikasının, istihdam politikasının, gelir dağılımının ve nihayet kalkınma politikasının sorunudur.

Çünkü bugün okul sıralarında oluşan nitelik açığı, yarın ekonominin karşısına düşük verimlilik, düşük ücret, düşük katma değer ve sınırlı büyüme kapasitesi olarak çıkar.

Bu yüzden hangi okula gittiğiniz, hangi geleceğe sahip olacağınızı belirleyen bir kader olmamalıdır.

EĞİTİM GİDER DEĞİL, SERMAYEDİR

Kamu maliyesinde eğitime çoğu zaman bir bütçe kalemi üzerinden bakıyoruz:

Kaç öğretmen atandı? Kaç okul ve derslik yapıldı? Eğitime bütçeden ne kadar kaynak ayrıldı?

Elbette bunların hepsi önemli. Ancak asıl soru başka:

Harcanan kaynak hangi sonucu üretti?

Çünkü kamu harcamalarının başarısı yalnızca büyüklüğüyle değil, yarattığı toplumsal ve ekonomik değerle ölçülmelidir. Eğitim de tam bu nedenle sıradan bir gider kalemi değil, geleceğin beşerî sermayesine yapılan uzun vadeli bir yatırımdır.

Bugün bir çocuğun okuduğunu anlama, matematiksel düşünme, bilimsel merak ve problem çözme kapasitesine yapılan yatırım; yarın daha yüksek üretkenlik, daha nitelikli istihdam, daha yenilikçi işletmeler, daha yüksek gelir ve daha güçlü bir ekonomik yapı olarak geri döner.

Dahası, nitelikli eğitim yalnızca bireyin gelirini artırmaz. Ekonominin katma değer üretme kapasitesini, kurumların niteliğini ve kamunun vergi tabanını güçlendirirken işsizlik, yoksulluk ve sosyal dışlanmanın toplumsal maliyetlerini de azaltır.

Bu nedenle eğitimi yalnızca eğitim politikasının sınırları içinde değerlendirmek eksik kalır. Eğitim aynı zamanda büyüme, verimlilik, gelir dağılımı ve kalkınma politikasıdır.

PISA’ya da bu gözle bakmak gerekir. Çünkü PISA yalnızca bugünün öğrencilerinin ne bildiğini değil, bir ölçüde yarının ekonomisinin hangi beşerî sermaye üzerinde yükseleceğini de gösteriyor.

Bugün sınıfta çözülemeyen bir problem, yarın karşımıza üretimde düşük verimlilik, teknolojide dışa bağımlılık, işgücü piyasasında nitelik açığı ve gelir dağılımında eşitsizlik olarak çıkabilir.

Bu yüzden eğitime ayrılan kaynağın gerçek karşılığı bütçede ne kadar harcadığımızda değil, nasıl bir insan yetiştirdiğimizde aranmalıdır.

DİJİTALLEŞMEK BAŞKA, DİJİTAL YETKİNLİK BAŞKA

PISA 2025’in daha az konuşulan ancak gelecek açısından kritik sonuçlarından biri de dijital dünyada öğrenme ve problem çözme becerileridir.

Türkiye temel alanlarda önemli ilerleme kaydederken, dijital problem çözme ve yeni nesil becerilerde aynı performansı gösteremiyor. Bu tablo bize önemli bir ayrımı hatırlatıyor: Dijitalleşmek başka, dijital yetkinlik başka.

Okula bilgisayar koymak, sınıfa akıllı tahta yerleştirmek ya da öğrenciye tablet vermek dijitalleşmenin araçlarıdır; ancak tek başına dijital dönüşüm değildir. Çünkü teknolojiye erişmek ile teknolojiyi anlayarak, sorgulayarak ve üretken biçimde kullanabilmek arasında büyük bir fark vardır.

Bugünün beşerî sermayesi artık yalnızca okuyabilen, yazabilen ve temel matematik işlemlerini yapabilen insan gücünden oluşmuyor. Bilgiyi sorgulayabilen, farklı kaynakları karşılaştırabilen, algoritmik düşünebilen, karmaşık problemleri çözebilen; yapay zekâyı kullanırken onun ürettiği bilgiyi de sorgulayabilen insan kaynağına ihtiyaç var.

Dijital çağda asıl rekabet de burada yaşanıyor. Teknolojiyi satın almak kolay; asıl mesele onu geliştirecek, üretecek ve katma değere dönüştürecek insanı yetiştirebilmektir.

Çünkü teknoloji ithal edilebilir, altyapı satın alınabilir; ama beşerî sermaye ithal edilemez. Onu yıllar boyunca eğitimle, bilimle, araştırmayla ve nitelikli kurumlarla inşa etmek gerekir.

Sürdürülebilir kalkınmanın yolu da buradan geçiyor. Aksi halde teknolojiyi satın alan ve kullanan bir ekonomi olabiliriz; fakat teknolojiyi tasarlayan, üreten ve dünyaya satan ekonomilerin gerisinde kalmaya devam ederiz.

SONUÇ: Gerçek Başarı, Fırsatlar Arasındaki Mesafeyi Azaltmaktır

PISA 2025 bize Türkiye’nin eğitimde yükselebileceğini gösterdi. Öğrencilerin çabasını, öğretmenlerin emeğini, ailelerin katkısını ve yıllar içinde sağlanan ilerlemeyi görmezden gelmek doğru olmaz. Şimdi daha zor olanı başarmalıyız: Bu yükselişi her çocuğa ulaştırmak.

Çünkü ortalamaların yükselmesi ve sıralamada basamaklar çıkılması, eğitimdeki yapısal eşitsizliklerin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Gerçek ve sürdürülebilir başarı, yalnızca en başarılı öğrencileri daha yukarı taşımak değil; başarıyı tabana yaymak ve çocukların başlangıç koşulları arasındaki farkı azaltabilmektir.

Ekonomide kapsayıcı büyümeyi, gelir dağılımında adaleti ve yüksek katma değerli üretimi hedefliyorsak, eğitimde de kapsayıcı başarıyı ve fırsat eşitliğini merkeze almak zorundayız. Nitelikli eğitim birkaç seçkin okulun ya da avantajlı ailenin çocuklarının ayrıcalığı olmamalı. Bir çocuğun geleceğini ailesinin geliri, yaşadığı bölge veya gittiği okul belirliyorsa, eğitim toplumsal eşitsizlikleri azaltmak yerine yeniden üretmeye başlar.

Üstelik bugünün eğitim eşitsizliği yalnızca bugünün sorunu değildir; yarının gelir dağılımını, üretkenliğini, katma değer üretme kapasitesini ve toplumsal hareketliliğini de belirler. Bu nedenle eğitimde fırsat eşitliği yalnızca bir sosyal adalet meselesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin beşerî sermaye ve kalkınma meselesidir.

Bundan sonraki PISA sonuçlarında asıl sorumuz bu yüzden “Kaçıncı olduk?” değil, “Başarıyı ne kadar tabana yayabildik?” olmalı.

Çünkü bir ülkenin gerçek başarısı, yalnızca zirveye kaç çocuk çıkardığıyla değil, her çocuğa o zirveye çıkabilme fırsatını ne ölçüde sunduğuyla ölçülür.

Gerçek kalkınma, ortalamaları yükseltmekten önce fırsatlar arasındaki mesafeyi azaltabilmektir. Çünkü bir ülkenin geleceği, çocuklarının doğduğu koşullarla değil, onlara sunduğu fırsatlarla şekillenir.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.