25 Eylül 2026, 18:45:05
Dolar 42,2340
Euro 48,8802
Altın 5.629,56
BİST 10.824,63
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Adana 24°C
Az Bulutlu
Adana
24°C
Az Bulutlu
Cts 24°C
Paz 16°C
Pts 19°C
Sal 20°C

Bozuk düzende sağlam çark olmaz!

Bozuk düzende sağlam çark olmaz!
25 Eylül 2026 17:26
A+
A-

AV. AZİZ ERBEK

“Bu düzen değişmeli.”

Söylemesi kolay.

Değiştirmesi ise bir o kadar zor.

Çünkü düzen dediğimiz şey yalnızca kanunlardan, yönetmeliklerden, kurumlardan ve binalardan ibaret değildir. Düzen; kanunu yapanla uygulayanın, denetleyenle denetlenenin, yönetenle yönetilenin ve nihayet vatandaşın aynı hukuk fikri etrafında buluşabilmesidir.

Kanunun var olduğu fakat uygulanmadığı; denetimin kâğıt üzerinde bulunduğu fakat zamanında işlemediği; sorumluluğun herkes tarafından bir başkasının omuzlarına bırakıldığı bir yerde, mesele artık tek tek insanların hatası olmaktan çıkar.

Mesele, düzen meselesi hâline gelir.

“Bozuk düzende sağlam çark olmaz.”

KANUN ÇOK, HUKUK NEREDE?

Türkiye’nin en büyük meselelerinden biri belki de kanunsuzluk değildir.

Aksine, hemen her konuda kanunumuz, yönetmeliğimiz, tebliğimiz, kurulumuz, kurumumuz ve denetim mekanizmamız vardır.

Asıl mesele şudur:

“Bütün bunlar gerektiği zamanda, gerektiği kararlılıkla ve herkese eşit biçimde uygulanıyor mu?”

Bugün sermaye piyasalarında yaşanan fon hadisesine yalnızca birtakım yatırım fonlarının likidite problemi olarak bakmak, önümüzde duran büyük resmi küçültmek olur.

Sermaye Piyasası Kurulu’nun 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verilmiştir. Kurulun 23 Eylül tarihli açıklamasına göre bu fonlarda 455.758 tekil yatırımcı bulunmaktadır.

Bu, birkaç kişinin kendi arasında yaptığı sıradan bir alışverişin kötü sonuçlanması değildir.

Yüz binlerce insanın ve devasa büyüklükteki bir sermayenin söz konusu olduğu bir piyasa hadisesidir.

Üstelik SPK’nın kendi açıklamasında, 2025 yılının son çeyreğinde bazı fonların fiilî dolaşım oranı düşük paylarda, şirketlerin ekonomik gerçekliği ve temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlendiği belirtilmektedir. Konunun 2 Aralık 2025 tarihli Finansal İstikrar Komitesi toplantısında da ele alındığı yine resmî açıklamalardan anlaşılmaktadır.

Öyleyse toplumun sormaya hakkı olan soru son derece açıktır:

“Madem birtakım emareler daha önce görülmüştü, neden bugünkü noktaya gelindi?”

Bu soruyu sormak bir kişiyi veya kurumu peşinen suçlamak değildir.

Tam tersine hukuk devletinin gereğidir.

Çünkü hukuk devletinde hesap sorulması kadar, hesabın verilmesi ve sorumluluğu bulunmayanların da bunun sonunda açıkça ortaya çıkması esastır.

DENETİM, FELAKETTEN SONRA TUTANAK TUTMAK DEĞİLDİR

Devletin düzenleyici ve denetleyici kurumlarının varlık sebebi, yalnızca kriz meydana geldikten sonra müdahale etmek değildir.

Asıl vazifeleri, krizi doğurabilecek emareleri görmek; olağan dışı hareketleri araştırmak; mevzuata aykırılık varsa zamanında müdahale etmek ve küçük bir kıvılcımın büyük bir yangına dönüşmesini önlemektir.

Aksi hâlde denetim, denetim olmaktan çıkar; meydana gelen felaketin ardından tutulan bir zabıt hâline gelir.

Bugün soruşturmalara konu olan kişilerin suçlu olup olmadığına elbette bağımsız mahkemeler karar verecektir. Suçluluğu hükmen sabit olmayan hiç kimseyi peşinen mahkûm etmek hukuk anlayışıyla bağdaşmaz.

Ancak aynı hukuk anlayışı bize başka bir şeyi daha emreder:

“Eğer kamusal denetim görevini yerine getirmeyen, ihmal eden, geciktiren yahut yetkisini hukuka aykırı kullanan kişiler varsa, onların sorumluluğu da araştırılmalıdır.”

Makamlar sorumsuzluk zırhı değildir.

Yetki varsa sorumluluk da vardır.

İmza varsa hesap da vardır.

Kamu gücü kullanılıyorsa, o gücün neden zamanında kullanılmadığını sormak vatandaşın hakkıdır.

VATANDAŞIN HİÇ Mİ SORUMLULUĞU YOK?

Burada meseleyi yalnızca “devlet bizi korumadı” kolaycılığına indirgemek de doğru değildir.

Çünkü ekonomik hayatın değişmeyen bir gerçeği vardır:

“Olağanüstü kazanç vaadi, olağanüstü risk ihtimalini beraberinde getirir.”

Bir yatırım aracının nasıl olup da piyasanın olağan şartlarının çok üzerinde kazanç sağladığını hiç sorgulamadan, yalnızca geçmiş getirisine bakarak servetini teslim eden kişinin de kendi ekonomik kararının sorumluluğunu bütünüyle başkasına yüklemesi düşünülemez.

Fakat burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır.

Bir yatırımcının yeterince ihtiyatlı davranmamış olması, hukuken mağdur olamayacağı anlamına gelmez.

Aldatılmışsa mağdur olabilir.

Manipülasyona uğramışsa mağdur olabilir.

Mevzuata aykırı bir işlem nedeniyle zarara uğramışsa hukuki korumadan yararlanabilir.

Fakat bütün bunlar, toplum olarak kendimize şu soruyu sormamıza engel değildir:

“Bu kadar yüksek kazanç nasıl mümkün oluyor?”

Bir toplum sadece kurumlarıyla değil, vatandaşının ekonomik ve hukuki muhakemesiyle de güçlüdür.

Bedelsiz zenginlik hayali ne kadar büyürse, onu pazarlayanların alanı da o kadar genişler.

Para yalnızca yöneticilerin değil, sıradan insanların da gözünü kör edebilir.

İşte bu sebeple mesele yalnızca kamunun denetim sorumluluğu değil, aynı zamanda toplumun sorgulama kültürüdür.

DAHA DÜN “GİZLİ FON”U KONUŞUYORDUK

Hafızası zayıf toplumların aynı hadiseleri farklı isimlerle tekrar tekrar yaşaması şaşırtıcı değildir.

Daha birkaç yıl önce Türkiye, kamuoyunda “yüksek kârlı gizli fon” olarak bilinen Seçil Erzan vakasını günlerce tartıştı.

O dosyada anlatılan sistem ile bugün yaşanan sermaye piyasası hadisesi hukuken ve fiilen aynı değildir. İkisini birbirine karıştırmak doğru olmaz.

Fakat toplumsal açıdan rahatsız edici bir ortak soru vardır:

“Yüksek ve olağan dışı getiri vaadi karşısında neden aynı zaaflarımız tekrar tekrar ortaya çıkıyor?”

Seçil Erzan dosyasında ilk derece mahkemesince verilen mahkûmiyet hükmünün daha sonra istinaf tarafından usule ilişkin nedenlerle bozulmuş olması da bize başka bir gerçeği hatırlatmaktadır:

Hukuk, öfkeyle değil; delille, usulle ve bağımsız yargılamayla yürür.

Tam da bu sebeple bugünkü fon hadisesinde de kimseyi peşinen suçlu ilan etmeden, fakat hiçbir sorumluluk ihtimalini de örtmeden sonuna kadar gidilmelidir.

“TUZ KOKARSA” NE OLUR?

“Et kokarsa tuzlanır; ya tuz kokarsa?”

Bir toplumda vatandaş hata yapabilir.

Tüccar hata yapabilir.

Yatırımcı ihtirasında yenilebilir.

Şirket yöneticisi hukukun dışına çıkabilir.

Bunların her biri için hukuk vardır.

Peki denetlemekle görevli olan denetlemiyorsa?

Görmekle yükümlü olan görmüyorsa?

Gördüğü hâlde gereğini yapmıyorsa?

İşte o zaman mesele münferit bir hukuka aykırılık olmaktan çıkar.

Çünkü vatandaşın son sığınağı, sistemin kendisidir.

Vatandaşın yanlışını düzeltecek olan hukuk; hukukun uygulanmasını sağlayacak olan kurum; kurumun yanlışını denetleyecek olan yargıdır.

Bu zincirin halkalarından biri koparsa sistem aksar.

Birkaçı birden koparsa güven çöker.

Ve güven, ekonominin de devletin de görünmeyen sermayesidir.

BU DÜZEN DEĞİŞMELİ

“Bu düzen değişmeli” demek kolaydır.

Asıl zor olan, yerine ne koyacağımızı bilmektir.

Bize yeni kanunlardan önce uygulanan kanunlar gerekir.

Yeni kurumlardan önce işleyen kurumlar gerekir.

Yeni cezalar koymaktan önce, mevcut kuralların kim olduğuna bakılmaksızın uygulanacağına dair toplumsal güven gerekir.

Ve hepsinden önemlisi, hesap verebilirlik gerekir.

Bu ülkede nice insan daha adil bir düzen umuduyla bedel ödedi.

Cefa çekenler oldu.

Hayatını kaybedenler oldu.

Ömrünü adalet arayışına verenler oldu.

Bunca bedelden sonra hâlâ aynı soruları soruyorsak, yapılması gereken umutsuzluğa teslim olmak değil; soruları daha yüksek sesle ve daha doğru biçimde sormaktır.

Kim yaptı?

Kim biliyordu?

Ne zaman öğrendi?

Hangi yetkiye sahipti?

Bu yetkiyi kullandı mı?

Kullanmadıysa neden kullanmadı?

Kamu zararı veya vatandaş zararı doğmuşsa bunun sorumlusu kim?

Ve nihayet:

“Hesabını kim verecek?”

Bunlar intikam soruları değildir.

Bunlar hukuk devletinin sorularıdır.

Çünkü gerçek hukuk devleti yalnızca suç işleyen vatandaştan hesap soran devlet değildir.

“Kendi görevlisinden de hesap sorabilen devlettir.”

SON SÖZ

Bu düzen değişmeli.

Ama düzeni değiştirmek yalnızca insanları değiştirmek değildir.

İsimler değişir, koltuklar değişir, kurumların tabelaları değişir; zihniyet aynı kalırsa birkaç yıl sonra aynı yazıyı başka isimlerle yeniden yazarız.

Asıl değişmesi gereken; hukukun kişiye göre eğilip bükülebildiği düşüncesidir.

“Nasıl olsa bir şey olmaz” rahatlığıdır.

“Ben kazanayım da nasıl kazandığımı sormayayım” anlayışıdır.

“Benim dönemimde patlamasın da sonrası ne olursa olsun” bürokratik kayıtsızlığıdır.

Ve belki en önemlisi, hesap sormayı husumet; hesap vermeyi zül sayan anlayıştır.

Hiçbir düzen sonsuza kadar devam etmez.

Bozuk düzenler de etmez.

Fakat onların nasıl sona ereceğini toplumların tercihi belirler: Bir başka savrulmayla mı, yoksa hukukla mı?

Bizim ihtiyacımız birincisi değil, ikincisidir.

Çünkü adalet öfkenin galip gelmesi değildir.

“Adalet, kim olursa olsun aynı kanunun önünde durabilmektir.”

Devlet dediğimiz büyük yapı da ancak o zaman gerçekten güçlüdür:

Vatandaşından hesap sorarken kendisinden de hesap sorulmasına izin verebildiği zaman.

Ve unutulmamalıdır:

“Çarkı değiştirmeden dişliyi değiştirmek, arızayı yalnızca erteler.”

“Bozuk düzende sağlam çark olmaz.”

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.