Bir Doğu Perinçek trajedisi: Anlaşılmayan “çelik” irade
Devrim Gurbetci
Bugün Türkiye’de entelektüel sığlığın, sosyal medya linçlerinin ve günübirlik siyasi öfkelerin en kolay hedef aldığı isimlerden biri hiç şüphesiz Doğu Perinçek’tir. Klavye başında birkaç cümleyle tarih yazdığını sananlar, çoğu zaman bir insan ömrünün kaç kuşaklık mücadelelere sığabileceğini anlamadan hüküm verirler. Oysa bazı insanların hikâyesi, günlük tartışmaların, siyasi sloganların ve anlık övgü veya yergilerin çok daha ötesindedir.
Doğu Perinçek’in hikâyesi, yalnızca bir siyasetçinin hikâyesi değildir. O; fikirleriyle, tartışmalarıyla, yenilgileriyle, hapishaneleriyle ve ısrarıyla Türkiye yakın tarihinin en tartışmalı ama en sıra dışı siyasi portrelerinden biridir. Belki de asıl trajedi burada başlar: Bazı insanlar yaşadıkları çağın içinde değil, çağlarıyla kavga ederek anlaşılır.
Gözümüzü 1960’ların sonundaki büyük fırtınaya çevirelim.
Karşımızda Cumhuriyet bürokrasisinin üst katmanlarından gelen genç bir adam vardır. Babası Sadık Perinçek gibi devletin yüksek kademelerinde görev yapmış bir hukukçunun oğlu olarak isterse rahat, güvenli ve ayrıcalıklı bir hayat sürebilirdi. Cumhuriyet elitlerinin sunduğu konforlu yolu seçebilir, kendi entelektüel dünyasında güvenli bir ada kurabilirdi.
Üstelik çocuklukta geçirdiği polionun bıraktığı fiziksel izler, ona geri çekilmek için kolay bir bahane de verebilirdi. Fakat o, hayatı boyunca kendisini belirleyen yolu başka yerde aradı: Mücadelede.
Ayrıcalıklı bir çevreden gelip ayrıcalıkların karşısına dikilmek, herkesin yapabileceği bir tercih değildir. O günlerin gençlik hareketleri içinde “kimden yana olunacağı” sadece bir fikir meselesi değil, insanın bütün hayatını belirleyen bir kader seçimi hâline gelmişti.
Perinçek’in siyasal yolculuğu da böyle başladı.
1968 sonrası Türkiye’sinde gençlik hareketleri yalnızca sokaklarda değil, fikir alanında da büyük çatışmalar yaşadı. Devrim, devlet, bağımsızlık, emperyalizm ve Türkiye’nin geleceği üzerine yürütülen tartışmalarda Perinçek genç yaşta öne çıkan isimlerden biri oldu. Onu farklılaştıran yalnızca eylem gücü değil; fikir üretme, tartışma yürütme ve teoriyi pratiğe bağlama iddiasıydı.
Yıllar boyunca onun etrafında toplanan insanlar sadece bir siyasi çizginin takipçileri olmadı; aynı zamanda yoğun bir fikir disiplininin içine girdiler. Kitaplar, dergiler, bildiriler, mahkemeler, toplantılar ve sokaklar… Perinçek’in hayatında teori ile pratik sürekli yan yana yürüdü.
Belki de onu anlamak isteyenlerin en çok zorlandığı nokta budur:
O, sadece konuşan bir siyasetçi olmadı; fikirlerini hayatının bedeliyle sınayan bir aktör oldu.
12 Mart geldi.
12 Eylül geldi.
Sonraki yıllarda yeni davalar, yeni mücadele alanları ortaya çıktı.
Cezaevleri onun hayatında bir kesinti değil, adeta başka bir okul oldu. Pek çok insanın siyasi hayatı baskı dönemlerinde sona ererken, onunki daha da sertleşti. Mahkemeleri yalnızca kendisini savunduğu yerler olarak değil, düşüncelerini savunduğu kürsüler olarak gördü.
Onu sevenlerin gözünde bu, bir liderlik göstergesiydi: En zor şartlarda bile geri adım atmayan bir irade.
Eleştirenlerin gözünde ise bu tavır, Türkiye siyasetinin en tartışmalı karakterlerinden birini ortaya çıkarıyordu.
Fakat hangi açıdan bakılırsa bakılsın, inkâr edilemeyecek bir gerçek vardı:
Perinçek, Türkiye siyasi tarihinin kenarından geçen bir isim değildi.
O, olayların içinde yürüyen bir figürdü.
Onun düşünce dünyasının merkezinde Türkiye’nin bağımsızlığı, devlet yapısı, ulusal egemenlik ve emperyalizm karşıtlığı vardı. Milli Demokratik Devrim tartışmalarından Kemalist Devrim yorumlarına kadar uzanan çizgide, Türkiye’nin kendi tarihsel şartlarından hareket eden bir siyasal teori kurmaya çalıştı.
Onu savunanlara göre bu yaklaşım, Türkiye’nin özgün koşullarını anlamaya yönelik büyük bir çabaydı.
Eleştirenlere göre ise sert tartışmaları beraberinde getiren bir siyasi çizgiydi.
Ama tarihte iz bırakan insanların ortak kaderi de budur: Onlar genellikle rahatça anlaşılmazlar.
Çünkü sıradan fikirler kolay kabul edilir; büyük iddialar ise büyük tartışmalar doğurur.
Doğu Perinçek’in yalnızlığı da biraz buradan gelir.
O, yalnızca bir parti lideri değil; hayatını bir fikir sisteminin peşine koymuş bir teorisyen olarak da görülmüştür. Onlarca kitap, yüzlerce makale, konferanslar, meydan konuşmaları ve siyasi mücadeleler onun hayatının parçalarıdır.
Bugün 80 yaşını aşmış olmasına rağmen hâlâ yazan, konuşan, tartışan bir siyasi figür olarak varlığını sürdürmektedir.
Bu noktada onu anlamak için yalnızca sevip sevmemek yeterli değildir.
Çünkü bazı insanlar bir toplumun hafızasında sadece taraftarlarıyla değil, karşıtlarıyla da yer edinir.
Tesla’nın hikâyesi burada hatırlanabilir.
Peki, bugünün Türkiye’si bu çelik iradeye ne yaptı? Bilim tarihinin en büyük haksızlığına uğrayan Nikola Tesla’nın kaderini yaşattı. Hatırlayın; Tesla, insanlığın ortak refahı için kablosuz ve ücretsiz enerjiyi bulduğunda, kapitalist sistem ve arkasındaki sermaye onu dışlamıştı. İşte Doğu Perinçek de Türk siyasetinin “Tesla”sıdır.
Onun hayatının bir başka tarafı da aile hayatıdır.
Yıllarca süren siyasi mücadeleler, mahkemeler ve baskılar arasında bir aile kurmuş, çocuklarını yetiştirmiştir. Kamusal alandaki sert mücadelesinin yanında özel hayatında da süreklilik kurabilmiş olması, onun disiplinli karakterinin başka bir yansıması olarak görülmüştür.
Bugün Türkiye’nin ona bakışı hâlâ bölünmüş durumdadır.
Kimi onu geçmiş yüzyılın en ısrarcı siyasi aktörlerinden biri olarak görür.
Kimi ise fikirlerini ve siyasi tercihlerini sert biçimde eleştirir.
Ama bütün bu tartışmaların üzerinde duran bir gerçek vardır:
Doğu Perinçek, Türkiye siyasetinin unutulması kolay bir figürü değildir.
Çünkü bazı insanlar tarihin akışına uyanlar olarak değil, tarihin akışıyla kavga edenler olarak hatırlanır.
Belki geleceğin tarihçileri onun bütün fikirleri konusunda aynı kanaatte olmayacaktır. Belki bazı tezleri tartışılmaya devam edecektir.
Ama bir insanın hayatını bir davaya adaması, yıllarca aynı ısrarla üretmesi ve kendi çağının fırtınalarının içinde ayakta kalmaya çalışması, tarihin dikkatinden kaçmayacak bir olgudur.
Tarih bazen kalabalıkları değil, fırtınanın içinde yönünü kaybetmeyen yalnız insanları yazar.
Biz anlasak da anlamasak da…