Nâzım Hikmet’siz 63 yıl… Yükselen Asya’nın Mavi Gözlü Dev’i
Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden Nâzım Hikmet, vefatının 63. yılında anılıyor. Yalnızca Türk edebiyatını değil dünya edebiyatını da etkileyen Hikmet’in sesi Pekin’den Havana’ya, Taşkent’ten Darüsselam’a kadar dünyanın pek çok yerine ulaştı

Hayatının büyük bölümünü memleket hasretiyle geçiren Türk şiirinin usta ismi Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963’teki vefatının ardından eserleriyle kıtaları aşmaya devam ediyor.
Şairin edebi mirası, Türkiye’nin Asya ve Afrika coğrafyasıyla kurduğu en güçlü diplomatik ve kültürel köprülerden biri olma özelliğini koruyor. Ezilen milletlerin bağımsızlık savaşlarına bizzat kongrelerde, meydanlarda ve eserlerinde destek veren Nâzım Hikmet, eserlerinin Kazakçadan Çinceye, İspanyolcadan Arapçaya çevrilmesiyle evrensel bir direniş sembolüne dönüştü.
TÜRK DÜNYASINDA KENDİ DİLİYLE YANKILANDI
Nâzım Hikmet’in yapıtları, Asya bozkırlarında sadece Rusça çeviriler üzerinden değil; doğrudan Kazakça, Özbekçe ve Azerbaycan Türkçesi ile okurla buluştu. Eserlerinin Orta Asya ve Kafkasya’daki bu çeviri seferberliği özellikle 1950’li yılların başlarında, şairin bölgeye yaptığı bizzat ziyaretlerle büyük bir ivme kazandı. Şiir kitapları ve tiyatro oyunları 1955’ten itibaren devlet yayınevleri tarafından on binlerce nüsha olarak yerel dillere çevrilip basılırken, Sovyetler Birliği döneminde şairin eserlerinin derlenmesi, korunması ve dünyaya açılmasında en kritik rolü Azerbaycanlı aydın Ekber Babayev üstlendi. Büyük Azerbaycan şairi Samed Vurgun ile kurduğu yakın dostluk, Bakü’yü Nâzım için adeta ikinci bir İstanbul’a dönüştürdü.
Şairin temasları Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Taşkent ziyaretlerinde Özbek edebiyatının usta ismi Gafur Gulam ile ortak çalışmalara imza atarken, eserleri hızla Özbekçeye çevrildi. Kazak edebiyatının kurucu isimlerinden, ünlü yazar Muhtar Avezov ile Sovyet Yazarlar Birliği toplantılarında mesai yapan Nâzım, Orta Asya halkları için “dışarıdan gelen bir Batılı” değil, aynı kökten beslenen bir aydın olarak kabul gördü. Nitekim o yıllarda Almatı ve Taşkent tiyatrolarında oyunları en çok kapalı gişe oynayan yabancı yazar Nâzım Hikmet oldu.
Şairin Türkçe coğrafyasıyla kurduğu bu güçlü bağ, Balkanlar’da da kendini gösterdi. 1951 ve 1957 yıllarında Bulgaristan’a giderek buradaki Türk azınlıkla kucaklaşan Nâzım Hikmet; Türkiye’den kaçıp Bulgaristan’a yerleşen yakın dostu, Türk yazar Fahri Erdinç ve bölgenin önde gelen aydınlarıyla bir araya geldi. Nâzım’ın bu temasları, Bulgaristan’daki Türkler arasında ana dil bilincinin artmasına ve Türkçe yayınların canlanmasına tarihi bir katkı sağladı.
PEKİN’DEN HAVANA’YA ANTİ-EMPERYALİST CEPHE
Nâzım Hikmet’in Asya’daki en önemli duraklarından biri de Çin’di. 1952 yılında Pekin’de düzenlenen Asya ve Pasifik Kıyıları Ülkeleri Barış Konferansı’na delege olarak katılan şair, burada modern Çin edebiyatının önde gelen isimlerinden Emi Siao (Xiao San) ile bir araya geldi. Şairin eserleri hızla Çinceye çevrilerek devrim sonrası Çin’in kültür hayatında geniş yer buldu. Nâzım’ın bu konferansta dünya basınına yansıyan, “Bizim düşmanımız ne Amerikan halkıdır ne de İngiliz halkı. Düşmanımız bizi birbirimize kırdıran, kanımızı sülük gibi emen emperyalizmdir” sözleri, Asya’daki bağımsızlık hareketlerinin ortak sloganlarından biri haline geldi.
Aynı dönemde şairin yolu, emperyalizme karşı mücadele veren Latin Amerika ile de kesişti. 1961 yılında Küba’nın başkenti Havana’ya giderek Fidel Castro ve Che Guevara ile görüşen Nâzım Hikmet, izlenimlerini “Havana Röportajı” eseriyle ölümsüzleştirdi. 1950’de Uluslararası Barış Ödülü’nü paylaştığı Şilili dev şair Pablo Neruda, Brezilyalı yazar Jorge Amado ve Kübalı Nicolas Guillen ile Dünya Barış Konseyi’nde ortak cephe kurdu. Neruda, Nâzım’ın büyüklüğünü şu sözlerle tarihe geçirdi: “Neden öldün Nâzım? Senin şarkılarından yoksun ne yapacağız biz? Senin gibi şairler varken biz onun yanında şair bile sayılmayız.”
KAHİRE’DE TARİHİ REST: BEN TÜRKÇE ÜLKESİNDENİM!
Şairin diplomatik duruşunu ve bağımsız karakterini en net sergilediği olaylardan biri, 1962 yılı Şubat ayında Mısır’da yaşandı. Asya-Afrika Yazarlar Birliği Kongresi için eşi Vera Tulyakova ile Kahire’ye giden Nâzım’ın katılımına, Çin delegasyonu (dönemin Çin-Sovyet gerilimi nedeniyle) itiraz etti. Çin heyeti, Nâzım’ın Sovyet pasaportu taşıdığını belirterek “Türk delegesi” sayılamayacağını öne sürdü.
Bu siyasi kriz üzerine kürsüye çıkan Nâzım Hikmet, edebiyatın ve memleket bağının pasaportlara sığmayacağını gösteren o tarihi konuşmasını yaptı. Salona, “Şairin, yazarın anayurdu dilidir. Ben Türkçe ülkesindenim” diye seslenen şair, Türkiye’ye olan bağlılığını anlattığı konuşmasının ardından ayakta alkışlanarak kongre divan başkanlığına seçildi.
TANGANİKA’NIN TOZU VE ‘KARDEŞLERİM’ MANİFESTOSU
Şair, ölümünden sadece dört ay önce, 1963’ün Şubat ayında bu kez Darüsselam’da (bugünkü Tanzanya) düzenlenen kongre için Afrika’daydı. O dönem henüz tam bağımsızlığını kazanmamış, salgın hastalıklar ve sömürgeciliğin yıkımıyla boğuşan Tanganika’yı gözlemleyen Nâzım, yazdığı mektuplarla Kara Afrika’nın uyanışını belgeledi.
Tanganika Röportajı’nın onuncu mektubunda Afrika’nın bağımsızlık sancılarını şu dizelerle aktardı:
“Kulağımı dayadım yere,
dinledim Afrika toprağını,
homurtular geliyor Uganda’dan, Mozambik’ten…
Angola ormanları yeşil aslanlar gibi böğürüyor al kan içinde.
Son savaşlarını veriyor emperyalizm…”
Nâzım Hikmet’in farklı kıtaları, dilleri ve ırkları tek bir anti-emperyalist cephede nasıl birleştirdiğinin en büyük edebi kanıtı ise, Ocak 1962’de kaleme aldığı ve tüm Mısır gazetelerinde basılan “Kardeşlerim” şiiridir. Sanatın fildişi kulelerde değil, pirinç tarlalarında ve cengellerde “büyük hürriyet” için savaşması gerektiğini savunan şair, Asya ve Afrika’ya şöyle seslenmişti:
“Bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım”
KALEMİNİ AYDINLIK’TA BİLEDİ
Nâzım Hikmet’in emperyalizme karşı evrensel mücadelesinin ilk tohumları Aydınlık sayfalarında atıldı. 1921’de Şefik Hüsnü’nün önderliğinde yayım hayatına başlayan Aydınlık’ın yazarlarından biri olan Nâzım Hikmet buradaki şiir ve yazılarıyla toplumcu bir edebiyat inşa etti. Hikmet ömrü boyunca örgütlü mücadelenin parçası oldu. Hareketin içinde yer alan Hikmet, Aydınlıkçılar şiirini de kaleme aldı.















