5 Ekim 2026, 15:28:51
Dolar 42,2340
Euro 48,8802
Altın 5.629,56
BİST 10.824,63
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Adana 24°C
Az Bulutlu
Adana
24°C
Az Bulutlu
Cts 24°C
Paz 16°C
Pts 19°C
Sal 20°C

Yolsuzluk ve toplumsal vicdanın aşınması

Yolsuzluk ve toplumsal vicdanın aşınması
5 Ekim 2026 14:40
A+
A-

AV. AZİZ ERBEK

Bir toplumun ahlaki çöküşü, hırsızlığın ilk işlendiği gün başlamaz. Asıl çözülme, haksız kazanç karşısında duyulan utancın yerini hayranlığın aldığı, dürüstlüğün beceriksizlik sayıldığı ve vicdanın menfaat uğruna susturulduğu yerde derinleşir. O vakit yolsuzluk, münferit bir suç olmaktan çıkarak gündelik hayatın mazeretlerle korunan alışkanlığına dönüşür. İnsanlar kötülüğün varlığına alışmakla kalmaz; ondan pay alamamış olmayı talihsizlik saymaya başlar. Kültürel çürümenin en vahim eşiği budur.

Yüksek kazanç vaatleriyle gündeme gelen fon dosyaları, Ahbap hakkında yürütülen soruşturmada bağışların kullanımına ilişkin iddialar ve farklı belediyelere uzanan yolsuzluk soruşturmaları, emanet ile menfaat arasındaki sınırı yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Bununla birlikte, soruşturma suçluluğun kesinleşmesi değildir; bütün belediyeleri yahut bir kuruluşun bütün mensuplarını peşinen mahkûm edemeyiz. Her dosyanın hakikati kendi delilleriyle ortaya çıkarılmalıdır. Ahlaki muhasebenin ciddiyeti, öfkemizin kuvveti kadar hüküm verirken göstereceğimiz adalete de bağlıdır.

Fon skandallarının düşündürdüğü meselelerden biri, paranın insan zihninde kazandığı tahakkümdür. Olağanüstü getirinin hangi üretimden doğacağı sorusu, kolay zenginleşme vaadinin cazibesi karşısında geri çekilebilmektedir. Elbette aldatılan kişinin yüksek kazanç umudu, dolandırıcılığa mazeret olamaz. Fakat emeğin ağır ilerleyen yolunu küçümseyen, servetin kaynağını sormayı nezaketsizlik sayan bir kültür de eleştiriden muaf tutulamaz. Paranın nasıl kazanıldığını konuşmayı bıraktığımızda, kazananın nasıl bir insan olduğunu da sormaz oluruz.

Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’nde, Türkçeye şöyle çevrilebilecek bir ayrım yapar: “Amaçlar krallığında her şeyin ya bir fiyatı ya da bir onuru vardır.” Bu ayrımın ışığında bugünkü savruluşumuza bakınca, asıl kaybımız belirginleşir. Fiyatı hesaplanabilen şeylerin diliyle insanın haysiyetini, kamu görevini, dostluğu ve merhameti de tartmaya başladığımızda, hayatın ahlaki dokusu sökülür. Her şeyin pazarlığa açıldığı bir yerde vicdan, giderek en yüksek teklifi bekleyen sessiz bir satıcıya dönüşür.

Yardım kuruluşları hakkındaki iddiaların açtığı yara bu nedenle ayrıca derindir. Bağış, çoğu zaman tanımadığımız bir insanın acısına uzattığımız eldir. O paranın içinde bir emeklinin kısılan sofrası, bir çocuğun kumbarası, bir ailenin ertelenmiş ihtiyacı bulunabilir. Ahbap soruşturmasındaki iddiaların doğruluğu yargılama içinde belirlenecektir. Ancak bağışların amaç dışı kullanıldığı her olayda kayıp, hesap hareketlerine sığmaz: Bir sonraki felakette yardım etmeye hazırlanacak insanın güveni de örselenir. Tam da bu yüzden açık hesap ve bağımsız denetim, iyilik yapma iradesini koruyan güvencelerdir.

Belediyeler bakımından da kamu kaynağının gerçek sahibini hatırlamak gerekir. Belediye bütçesi, yöneticinin şahsi cömertliğini sergileyeceği bir kese değildir. O bütçede su bekleyen mahallenin, güvenli kaldırım isteyen yaşlının, kreşe ihtiyaç duyan çocuğun hakkı vardır. Bir ihalede sağlanan haksız menfaat, görünmeyen bir yurttaşın hayatından eksilir. Kamu görevini nüfuz ticaretine dönüştüren anlayış, şehrin geleceğini bugünün çıkarına rehin verir. Bu anlayış karşısındaki ölçümüz, failin siyasi aidiyeti değiştiğinde değişmemelidir.

Ne var ki çürüme, kendisine uygun bir lisan da üretir. Torpil “yardımcı olmak”, usulsüzlük “işi hızlandırmak”, haksız kazanç “fırsatı değerlendirmek” diye anlatılır. Kelimeler, vicdanın itirazını yatıştırmak üzere eğilip bükülür. Ardından tanıdık mazeret gelir: “Herkes yapıyor.” Bu cümlenin ardında, insanın kendi sorumluluğunu kalabalığın içine bırakma arzusu vardır. Bir fiilin yaygınlaşması, onun ahlaki ağırlığını azaltmaz; tersine, verdiği zararı çoğaltır.

Burada eğitimin niteliğiyle yüzleşmek zorundayız. Aristoteles, Nikomakhos’a Etik’te, Türkçe karşılığıyla, “Adil eylemler yaparak adil oluruz” der. Erdem, davranış içinde edinilen bir alışkanlıktır. Çocuğa dürüstlüğü öğütleyen yetişkin, onun gözü önünde sırayı nüfuzuyla aşıyor, hakkı olmayan ayrıcalığı kullanıyor ve bununla övünüyorsa, verilen gerçek ders bellidir. Çocuk öğüdün yüksek sesini duyar; fakat hayatını davranışın sessiz hükmüne göre kurar.

Bu yüzden eğitim sorununu diploma sayısına indirgemek mümkün değildir. Bilgi, sahibine imkân ve kudret kazandırır; bu kudretin hangi amaçla kullanılacağını ahlaki muhakeme belirler. İyi yetişmiş bir zihin, vicdani sorumluluktan koptuğunda suistimali daha ustalıkla gizleyebilir. İhtiyacımız, soru sormayı, delil aramayı ve başkasının hakkını kendi çıkarımız kadar ciddiye almayı öğreten bir eğitimdir. Eğitimdeki süreksizlik giderilmeli; öğretmenin emeğine, bilimsel düşünceye ve sanatın insan duyarlığını geliştiren gücüne kalıcı değer verilmelidir.

Yine de hiçbir toplumun geleceği yalnızca fertlerin faziletine emanet edilemez. Cezasızlık beklentisi güçlendikçe, haksız kazanç bazı insanların gözünde göze alınabilir bir hesaba dönüşür. Bağımsız yargı, etkili mali denetim ve erişilebilir kamu kayıtları bu hesabın karşısında durmalıdır. Denetimin itibarı da eşit uygulanmasına bağlıdır. Aynı fiil bir çevrede görmezden gelinip başka bir çevrede yalnızca siyasi husumetin malzemesi yapıldığında, adalet duygusu yeniden yaralanır. Hukukun herkese aynı mesafede durduğu görülmelidir.

Vatan ve millet sevgisinin ahlaki karşılığı da burada aranmalıdır. Kamu malını korumayan, yurttaşın hakkına riayet etmeyen bir bağlılık, ne kadar gür sesle ifade edilirse edilsin eksik kalır. Memleket sevgisi, bize emanet edilen yetkiyi kullanırken kendimize koyduğumuz sınırda görünür. İnsanın kimse görmediğinde de elini uzatmadığı para, kendi yakını için de çiğnemediği kural, başkasına layık gördüğü adalet bu sevginin gündelik ölçüleridir.

Bütün bu karanlığın içinde “herkes çürüdü” demek de dürüst insanların emeğine haksızlık olur. Hâlâ görevini hakkıyla yapan, bağışı yerine ulaştıran, imzasını satmayan insanlar var. Onların yalnızlaşmasını önlemek, temiz kalmanın bedelini azaltmak zorundayız. Değişim, haksızlığa kendi çevremizde de itiraz edebildiğimiz ölçüde sahici olacaktır. Bir ülkenin ahlaki istikbali, çocuklarının dürüst kalmak için kahraman olmak zorunda kalmadığı gün aydınlanmaya başlar.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.