A’dan Z’ye Halkçı Belediye
Uzmanlar bir araya geldi, holdingleşen belediyeleri ele aldı. Yolsuzlukların, eksik hizmetlerin ve sadaka anlayışının panzehirinin kamuculuk, üretim ve Atatürk ilkeleri olduğu vurgulandı.
Ulusal Strateji Merkezi (USMER), Türkiye’nin birçok ilinde derin sorunlarla gündeme gelen yerel yönetimler konusunu ‘halkçı’ bakış açısıyla ele aldı. İzmir Konak’ta Elhamra Salonu’nda düzenlenen “Halkçı Belediye Sempozyumu”nda eski belediye başkanları ve yöneticilerinden akademisyenlere uzman isimler sunumlar yaptı. Üç oturumluk sempozyumun sonunda belediyelere çözümler sunacak bir sonuç bildirgesi hazırlanması ve tüm ilgililere gönderilmesi kararı çıktı.
USMER Başkanı Şule Perinçek ve Em. Hv. Kurmay Albay, USMER İzmir İl Temsilcisi İhsan Sefa açılış konuşmalarını yaptı.
‘HİZMET KAPİTALİST ANLAYIŞIN İNSAFINA BIRAKILDI’
Halkçılığın Atatürk’ün temel ilkelerinden biri olduğunu hatırlatan İhsan Sefa “Halkçılık, devletçilikle bütünleşerek anlam bulur. Halka hizmetin devlet eliyle götürülmesi esastır. Atatürk’ün karma ekonomi modelinde güvenlik, sağlık, eğitim, bayındırlık ve yerel hizmetlerin devlet eliyle yapılması esastır.” dedi.
Atatürk’ün ölümünün ardından “Türkiye’nin, Atatürkçü düşünceden giderek koptuğunu, halkımıza hizmetin vahşi kapitalist anlayışın inisiyatifine bırakıldığını” belirten Sefa şöyle devam etti:
“Bütün bu gelişmeler daha 1939’da Atamızı kaybettikten sonra ABD ile yapılan ve ona ticari ayrıcalık, yani kapitülasyon veren anlaşma ile başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonunda kasamızda 240 milyon dolar nakit paramız varken ve borcumuz yokken Marshall Yardımı’nı kabul etmemizle başlayan süreçte ülkemiz giderek emperyalizmin kontrolü altına alınmaya çalışılmış; 80’lerden sonra Kemal Derviş ekonomisiyle özelleştirme yarışına girilmiş, pek çok kamu ve kamu ortaklı işletmemiz özelleştirilirken yerel yönetim hizmetleri de bundan payını almış, hatta bu hizmetler özelin de özeline, taşeronlara devredilerek bugünkü çıkmazlara gelinmiştir.
OY KARŞILIĞI KADRO!
“Günümüzde pek çok belediye başkanımız maalesef usulsüzlük ve rüşvetle suçlanır hâle gelmiştir. Sistem, belediyelerimizi yönetenleri ister istemez şirketlerle muhatap olmaya, onlara hizmet ihaleleri vermeye, dolayısıyla rantçılarla çalışmaya mecbur bırakmıştır. Son çıkan Yerel Yönetimler Yasası da vatandaşa sunulacak yerel hizmetleri iyice çıkmaza sokmuştur.
“Ülkemizde Derviş ekonomilerinin yönlendirmesiyle ‘sen üretme, dışarıdan daha ucuza al’ anlayışıyla işsizliğin tavan yaptığı son dönemlerde, seçim kazanma hırsına giren belediye başkan adaylarının hemşehri derneklerine, cemaatlere işe alma sözleri verdiklerine şahit oluyoruz. Böylece belediyelerimiz bir yandan ihtiyaç fazlası, üstelik de niteliksiz eleman çalıştırmaya zorlanırken, öte yandan çalışanların ücretlerini ödeyemez duruma düşmüşlerdir. Benzer şekilde belediye meclislerine adaylar belirlenirken de oy hesapları öne çıkmakta, bürokraside ve özel sektörde yetişmiş uzmanlardan faydalanılmaması ülkemiz açısından büyük kayıplar doğurmaktadır.”
‘HALKÇILIK İÇİN SAVAŞ VERİLDİ’
Sefa daha sonra sözü Şule Perinçek’e bıraktı. Halkçılık ilkesinin Anayasa’ya nasıl girdiğini anlatan Perinçek, “5 Şubat 1937’de Malatya Mebusu İsmet İnönü ve 153 arkadaşının verdiği kanun teklifiyle Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun bazı maddeleri değiştirildi. Ve altı ilke Anayasal madde oldu; Türkiye Devleti cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkîlapçıdır. 13 Eylül 1920’de ise ‘Halkçılık Programı’nın kuralları, yasası ve programı açıklanmış, Meclis’e Atatürk tarafından sunulmuştur.” diye konuştu.
Perinçek şöyle devam etti: “Halkçılık ilkesi için savaş verilmiş. Bu ilke demek ki savaş alanında oluşmuştur. Çünkü zafer halk için halk seferber edilerek kazanılmıştır. Milli hâkimiyetimiz tehlike altında olduğu için bu hükümet kuruldu. Onun sahibi milletimizdir. Kayıtsız şartsız! İşte Meclis ve vekiller heyeti bu yetkiyi kullanacaktır.
BELEDİYECİLİK BU DEĞİL
“Kim daha çok yolsuzluk yaptı yarışması değildir bu. Kadınlara bir buçuk metre yer verip incik-boncuk satma alanı açmak değildir. Engelli vatandaşlarımıza oy zamanı sadaka dağıtmak hiç değildir. İzmir’de bir pazar yerinde bir engelli annesinin söyledikleri hiç kulağımdan çıkmaz. ‘Hükümetimiz bana çocuğum için ayda şu kadar lira veriyor ama babası onunla iki şişe daha fazla şarap içiyor!’ Peki ne yapması gerekir? Yasaların yaptırımları ne olmalı?
“İzmirlimizin, Ankaralımızın suyu nasıl daha bol olaca? Sağlıklı ve mutlu, karnı tok, alnı ak, sırtı pek insanların yaşadığı kendi kendine yeten kültürlü kentleri nasıl planlayacağız, nasıl yaratacağız? Geleceğimizi konuşacağız.”
Açılış konuşmaları sonrası sempozyumun “Halkçı belediyenin yapısal tanımı ve ilkeleri” başlıklı ilk oturumu başladı. Oturumu Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Bölümü yüksek lisans öğrencisi Sueda Babacan yönetti. Konuşmacılar da Eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, ADÜ İİBF Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu ve Kamu Hukuku Uzmanı Avukat Erdem Cömert oldu.
Kocaoğlu konuşmasına, “Ben yaptıklarımın üzerinden konuşan, söylediklerimi yapmayı tercih eden bir siyasetçiyim.” sözleriyle başladı ve görevi döneminde İzmir’de hayata geçirilen uygulamaların halkın ihtiyaç ve katılımını esas aldığını söyledi. 2004-2019 yılları arasında İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini yürüten Kocaoğlu, kentin sosyal, kültürel ve ekonomik altyapısına yönelik çalışmaları hatırlattı. Bu dönemde özellikle kültür sanat tesislerinin açılması, sosyal hizmetlerin genişletilmesi ve kentin farklı kesimlerinin yaşam kalitesini artırmaya odaklanıldığını anlattı.
Kocaoğlu, yerel yöneticilikte halkın gündelik yaşamına dokunan projelerin önemine işaret ederek, “Hizmet üretirken halkın yanına gitmek, onların sesini dinlemek belediyeciliğin özüdür.” dedi. Buna örnek olarak çevre yatırımları, kentsel ulaşım projeleri ve kentin tarihsel değerlerinin korunmasına yönelik girişimlerini gösterdi.
KAMUCULUK OLMADAN HALKÇILIK OLMAZ
Avukat Erdem Cömert, sunumunda kamuculuk olmadan halkçılık olamayacağını vurguladı. “Halkçılık, yalnızca yönetime katılım söylemi değil; üretim araçlarının, hizmet sunumunun ve kamusal kaynakların piyasa ilişkilerinden arındırılmasıdır.” diyen Cömert, bugün belediyelerdeki manzarayı şöyle özetledi:
BELEDİYE HOLDİNGİ
“Bugün Türkiye’de belediyeler, halkın mahalli müşterek ihtiyaçlarını karşılayan kamu idareleri olmaktan giderek uzaklaşmış; çok sayıda sermaye şirketine sahip, iştirak zincirleriyle genişleyen ve fiilen birer ‘belediye holdingi’ gibi işleyen yapılara dönüşmüştür. Bu dönüşüm tesadüfi değil; 1980 sonrası neoliberal kamu yönetimi anlayışının ve özelleştirmeci mevzuatın bilinçli bir sonucudur.
ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ ÖRNEĞİ
“Kasım 2023 tarihli Sayıştay Düzenlilik Denetim Raporu’na göre Ankara Büyükşehir Belediyesinin doğrudan hissedarı olduğu şirket sayısı 10’dur. Bu şirketler şunlardır: Anket A.Ş. (%96,05), Belko Ltd. Şti. (%99,67), Beltaş A.Ş. (%99,69), Halk Ekmek A.Ş. (%97), Metropol A.Ş. (%99,36), Portaş A.Ş. (%99,998), Tobaş A.Ş. (%49,98), TCDD Teknik Mühendislik ve Müşavirlik A.Ş. (%10), Çubuk Hayvan İhtisas Organize Sanayi Bölgesi (%10) ve Ankara Fuarcılık A.Ş. (%21,60).
SAYIŞTAY KAPSAMI DIŞINDA
“Ancak tablo bununla sınırlı değildir. Belediyenin doğrudan sahip olduğu bu 10 şirketin, başka şirketlerde iştirakleri bulunmaktadır. Sayıştay raporuna göre belediye şirketlerinin hissedar olduğu şirket sayısı en az 18’dir. Bu ikinci halka şirketleşme ağı, üçüncü ve dördüncü halka iştiraklerle birlikte fiilen bir holding yapısı ortaya çıkarmaktadır. Bu tablo göstermektedir ki Ankara Büyükşehir Belediyesi yalnızca 10 şirketle sınırlı bir yapı değil; en az 30’a yakın şirketten oluşan çok katmanlı bir belediye holdingi yönetmektedir. Bu yapıların önemli bir bölümü Sayıştay denetiminin kapsamı dışında kalmakta; idari vesayet denetimi ise fiilen etkisizleşmektedir.”
ÇÖZÜM ŞİRKETLEŞMEDEN ÇIKARMA ÜRETİMİ GÜÇLENDİRME
Cömert çözümlerini şöyle anlattı: “Çözüm, belediye şirketlerinin daha etkin denetlenmesi değildir; çözüm, yerel yönetimlerin şirketleşme rejiminden sistemli biçimde çıkarılmasıdır. Kentler yalnızca tüketimin, inşaatın ve rantın yoğunlaştığı mekânlar değildir. Kentler aynı zamanda üretim alanlarıdır. Gıda üretimi, yerel sanayi, küçük ölçekli imalat, kooperatifçilik, enerji üretimi ve bakım hizmetleri kent ölçeğinde yeniden düşünülmelidir. 442 sayılı Köy Kanunu’nun ruhu, günümüz yerel yönetim reformlarının en güçlü ilham kaynağıdır. İmece, ortak üretim, ortak araç ve makine kullanımı, köy sandığı, ortak ambar, yoksullara ve kimsesizlere kamusal destek, toprağa erişim hakkı ve üretimin kolektif örgütlenmesi; bugün yalnızca kırsal alanlar için değil, kentler için de yaşamsal önemdedir. Halkçı bir yerel yönetim rejimi, Özalcı, metropolcü ve özelleştirmeci büyükşehircilik anlayışıyla bağdaşmaz. Bugün büyükşehir sistemi; köyleri tasfiye eden, üretimi dışlayan, yerel toplulukları edilgenleştiren ve yerel yönetimleri şirket holdinglerine dönüştüren bir yapıya bürünmüştür. Bu yapı sürdürülemez. Yerel yönetim yasalarında yapılacak değişiklikler; her şeyden önce üretimi kolaylaştırmalı, paylaşımı güçlendirmeli ve kamusal mülkiyeti korumalıdır. Köyler ve kentler arasında hiyerarşi değil; üretim ve dayanışma temelli bir bütünlük kurulmalıdır. Halkçı belediyecilik, bir iyi niyet söylemi ya da sosyal yardım politikası değildir. Halkçı belediyecilik, hukuki, kurumsal ve ekonomik olarak kamucu bir yerel yönetim rejimi kurma iradesidir.”
Cömert halkçı belediye ve yerel yönetim yasaları için yasa değişikliği önerilerini sıralayarak “Bu maddelerle amaçlanan; yerel yönetimleri piyasa aktörleri olmaktan çıkararak, yeniden kamusal idareler haline getirmek, üretimi ve paylaşımı merkeze alan halkçı bir yerel yönetim hukukunu tesis etmektir. Halkçı belediyecilik ancak bu ölçekte normatif ve kurumsal bir dönüşümle mümkün olabilir.” dedi.
NOT: İkinci ve üçüncü oturumdaki konuşmalar, yarın Aydınlık’ta.
Köy Kanunu: Yürürlükteki sosyalizm
Cömert’in sunumunda Köy Kanunu’yla ilgili dikkat çeken ayrıntılar yer aldı:
“Cumhuriyet’in ilk yıllarında kabul edilen 442 Sayılı Köy Kanunu, üretimi, paylaşımı ve imeceyi esas alan halkçı bir yerel yönetim modelini somutlaştırmaktadır. Kanun’un 13. maddesinde köylünün mecburi işleri ayrıntılı biçimde sayılmıştır. Köy sokaklarının temizliği, askerlikte bulunanların tarlalarının imeceyle sürülmesi, çeşme ve pınarların temiz tutulması, köy korusunun muhafazası, mahsullerin korunması, felaket anında yardımlaşma, hayvanlara eziyet edilmemesi gibi hükümler kolektif sorumluluğu esas alır.
“Aynı Kanun’un 14. maddesi ise isteğe bağlı işleri düzenler: Ortak tarım araçları alınması, değirmen kurulması, köy sandığı oluşturulması, yoksullara ve öksüzlere yardım edilmesi, yanan evlerin imeceyle yapılması, ortak ambar kurulması, köy adına tarla ekilmesi, üretici hayvan temini, sağlık hizmetlerinin örgütlenmesi ve köye elektrik getirilmesi.
“Özellikle 21. bent, sosyal dayanışmanın kurumsal ifadesidir: Fukaraya, öksüzlere, kimsesizlere yardım; kızların evlendirilmesi; cenazelerin kaldırılması köyün ortak görevidir. Kanun’un 44. maddesi ise toprak meselesine doğrudan müdahaledir: Tarlası olmayan köylüye köy sınırları içinden arazi verilmesi zorunludur. Bu hüküm, üretim araçlarının adil dağılımını hedefleyen açık bir kamucu düzenlemedir.
“442 Sayılı Köy Kanunu, bugün hâlâ yürürlüktedir. Ben bu yasayı, tüm sınırlılıklarına rağmen, ‘yürürlükteki sosyalizm’ olarak niteliyorum. Bunun nedeni, köyü yalnızca bir yerleşim birimi değil; üretim, paylaşım, dayanışma ve kamusal sorumluluk alanı olarak düzenlemesidir. Bu ruhu görmek için kanunun bazı maddelerine bakmak yeterlidir.
“442 Sayılı Köy Kanunu’nun 13. maddesi, köylünün mecburi işlerini şöyle düzenlemektedir:
– Köyde evlerin etrafını ve köyün sokaklarını temiz tutmak, her ev kendi önünü süpürmek.
– Çeşme, kuyu ve pınar başlarında gübre, süprüntü bulundurmayıp daima temiz tutmak ve fazla sular etrafa yayılarak bataklık yapmaması için akıntı yapmak.
– Köy korusunu muhafaza etmek.
– Ekine, mahsule, yemişli, yemişsiz ağaçlara, bağlara, bahçelere zarar veren kuşları, böcekleri, tırtılları öldürmek. (Bunun için hangi türlü kuşların ve böceklerin hangi zamanlarda ve nasıl öldürülmesi lazım geldiği Hükümetten sorulacak ve nasıl öğretilirse öyle yapılacaktır.)
– Köy halkının ekilmiş ve dikilmiş mahsullerini, ağaçlarını her türlü zarar ve ziyandan muhafaza etmek.
– Devlet parasını kıymetinden aşağı aldırtmamak.
– Köy halkından askerde bulunanların ve bakacağı olmayan öksüzlerin tarlalarını, bağ ve bahçelerini imece yolu ile sürüp ekmek, harmanlarını kaldırmak.
– Bir adamın suda veya başka suretle başına bir felaket gelince onu kurtarmak elinde iken yardım etmek.
– Köyde çürümüş ve kokmuş meyve ve sair sıhhate muzır şeyleri köyden dışarıya götürmek ve gömmek.
– Bir hayvana götüremeyecek kadar yük yüklettirmemek.
– Yaylımlara başlı başına hayvan salmamak ve ortaklama çayırları biçmemek.
– Bir yeri kazarak başkalarının hayvan ve davarlarının düşüp ölmesine ve sakatlanmasına sebep olmaya meydan vermemek.”
‘Sosyal refahın yerini sosyal yardım aldı’
Adnan Menderes Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu, konuşmasında şu vurguları yaptı:
“Türkiye’de yerel yönetim politikaları, son tahlilde ulusal/merkezi yönetim politikalarından bağımsız değildir.
“Geçmişte, Avrupa’daki liberal hükümetlerin sosyal gelir dağılımı adaletine karşı kayıtsız kaldığı dönemlerde, sosyalistlerin kazandığı yerel yönetimlerde emekçilerin hayatını kolaylaştırmaya dönük toplumcu seçenekler üretilmiş ve merkezi yönetim ile yerel yönetimin kamusal hizmet anlayışları arasındaki makas açılmıştı. Fakat Batı’da sosyal refah devleti konjonktürünün hayata geçirildiği İkinci Dünya Savaşı sonrasında yerel yönetimler ile merkezi hükümet politikaları arasında yeniden örtüşme sağlandı ve sosyal belediyecilik uygulamaları, neredeyse bütün partilerin şu veya bu ölçüde üzerinde anlaştığı bir zemin haline geldi.
“Son elli yıl içinde neoliberalizm sosyal refah devletini tasfiye etti. Sistematik sosyal refah uygulamalarının yerini, sosyal liberalizmin sosyal yardımları aldı. Bu süreçte belediyeler, sosyal yardımın örgütlenmesi işinin taşıyıcıları oldular ve manzara kamusal hizmet anlayışı bakımından yeniden sosyal refah devleti öncesiyle benzerlik göstermeye başladı.
‘BELEDİYELER ARTIK RANT DAĞITIM İSTASYONU’
“Fakat bu kez bazı farklar vardı: Birincisi uluslararası kapitalizmin yapısındaki değişme, kentsel mekanları birer sermaye yatırımı ve rant devşirme alanı haline getirdi. Kentsel rantlar, hem kentlerin mekânsal niteliklerini hem de yerel yönetimlerin yurttaşlarla kurdukları ilişkileri dönüştürdü. Belediyeler birer rant dağıtım istasyonu olarak işlev görmeye başladı. İkincisi, sosyalist solun tasfiye edildiği, sosyal demokrasinin emekçi kitlelerden koptuğu koşullarda, siyasal boşluğu İslamcılık akımı doldurdu. İslamcı belediyeler bir taraftan kent rantlarının dağıtımı işlevini üstlenirken diğer taraftan sosyal yardımlara yeni bir yorum getirdiler ve İslami yardımseverliği sosyal liberalizme uyarladılar. Böylece merkezi/ulusal yönetimin neoliberal yönelimleri ile yerel yönetimlerin kamusal hizmet anlayışları arasında yeniden örtüşme sağlandı.
“Günümüzde Türkiye’de belediyeler, geçmişten devraldıkları bazı sosyal refah uygulamaları (yaşlı bakım hizmetleri, indirimli toplu taşıma, park-bahçe-meydan düzenlemeleri, kreş ve eğitim hizmetleri vs.) ile rant dağıtımı (ihale yolsuzlukları, arazi yağması, mafyalaşma) ve sosyal liberalizm sınırları içindeki sosyal yardımları bir arada uygulayan yapılara dönüşmüş durumdadır.
‘HALKÇILIK IŞIĞINDA ÖRGÜTLEMEK ZORUNLULUKTUR’
“Bugün neoliberalizmin pratik ihtiyaçlarını yerine getiren bir uzantıya dönüşerek yozlaşmış olan yerel yönetimleri, Türk Devrimi’nin Halkçılık ilkesi ışığında yeniden örgütlemek bir zorunluluktur. Halkçılık ilkesi, sadece ekonomik kaynakların geniş halk kesimlerine daha adil veya daha yüksek miktarda dağıtılmasıyla sınırlı bir anlayışı ifade etmez. Halkçılık, sosyal refah devleti ile özdeş değildir. Kemalistler, Halkçılığı hem feodal imtiyazların reddi hem de (bununla bağlantılı olarak) demokrasi yani halkın iktidarı anlamında kullandılar.
‘HALK MECLİSLERİ ÖRGÜTLENMELİ’
“Yerel yönetimlerde halkçılık, salt ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir ilkedir. Belediyelerin yönetimini halkın mümkün olan en geniş şekilde temsil edilebileceği bir biçimde dönüştürmek, yani halk meclisleri sistemi olarak örgütlemek olarak anlaşılmalıdır. Belediyelerin rant dağıtım baskısına direnebilmesi, belediye başkanlarının kişisel ahlakına ya da ‘kahramanlıklarına’ terk edilemez. Mafyokrasi siyasal bir rejimdir. Bu nedenle alternatifi de siyasal bir rejime tekabül etmek zorundadır.”




