Bir lahmacun yalnızca bir lahmacun değildir
Gözen Esmer
Seyhan’ın sıradan bir sokağında adeta bir kıyamet koptu. Genze dolan kavruk bir kokunun peşine takılan bir çocuk hevesi ve o hevesin boynunu bükmemek için cüzdanındaki bozuklukları denkleştirmeye çalışan bir anne…
Hepimizin sosyal medyadan şahit olduğu bir lahmacun tezgâhının önünde yaşanan o anlar, aslında etin ve hamurun değil; bencilliğin, yoksulluğun ve vicdan tutulmasının hikâyesi. Tanıdık, bildik bir hikâye bu. Zira Türkiye hep ekonomik zorluklarla ve ekmek kavgasıyla meşgul. Bir türlü doğrulmayan şu belimiz…
Ali Usta, hepimizin günlük hayatta karşılaştığı tiplerden. O yüzden şaşırtıcı değil ama “açık bir yara gibi utandırıcı.” Çocuğunun canı çektiği için lahmacun almak isteyen anneye, “Beşten aşağı satmıyorum.” demesi, üstüne sadaka verircesine uzatılan lahmacun, küçük hesapçılığın, kaybolan elseverliğin yalın hallerinden biri sadece.
Görüntüler gündem olunca, tezgahı kapatılan Ali Usta kameraların karşısına geçip “Satış stratejim buydu.” diyerek özür diliyor. Ne de olsa özür dilemek bir “iletişim stratejisi.” “Vay benim bozulan imajım.”

VİCDANI KEMİREN GÜVE
Türk kültüründe yazılı olmayan ama herkesin bildiği bir kural vardır ki bu kural pek çok kanundan, yasadan daha sağlamdır: Göz hakkı. Ocakta pişen, dumanı tüten ne varsa; oradan geçen yoksulun, hamilenin, çocuğun o rızıkta bir payı olduğuna inanılır. Hatta arıcılar ürettikleri balın bir kısmını ayılara ve diğer hayvanlara ayırır. Terazinin kefesine önce vicdan konulur.
Peki, ne oldu da bu toprakların o incelikli ruhu, yerini iki kuruşluk ambalajın çetelesini tutan, müşterisini uluorta fırçalayan bir kibre terk etti?
Cevabı, içinde nefessiz kaldığımız bu çağın ta kendisinde buluyoruz.
İnsanı yavaş yavaş bir hesap makinesine, hayatı ise devasa bir kâr-zarar tablosuna dönüştüren bu vahşi çark, merhameti öğüterek yok ediyor. Bir galatımeşhur haline gelen “İnsan insanın kurdudur.” sözüyle açıklanıyor içinde yaşadığımız devir.
LİNÇ MEYDANI VE GÖRÜNMEYEN GERÇEK
Öte yandan, sosyal medyanın kurduğu o sanal darağaçlarında atılan çığlıklar da en az tezgâhtaki kibir kadar hastalıklı. Yaşadığımız ekonomik eşitsizliğin hıncı en kolay hedefe, en zayıf halkaya yönlendiriliyor. “Bir etkileşimle vicdanlar ne güzel rahatlıyor.”
Oysa başka bir soru sormak gerekiyordu, tam yerine rast gelen o manzara:
O anne, evladının elinden tutup neden ak pak örtülü bir masaya kurulamıyor? Neden bir restoranda gayet olağan bir şekilde yemek yiyebilecekken, sokak köşesinde iki lokma hamura boyun bükmek, azar işitmek, ezilmek zorunda kalıyor? Üstelik parasını verdiği halde.
Seyyar satıcıyı darağacında sallandırmak en kolayı. Ancak mesele sistemin yarattığı eşitsizliği ortadan kaldırmak. Çünkü o tezgâh kaldırıldı diye, o annenin boğazındaki düğüm çözülmeyecek.
Son söz Necatigil’in:
İnsanlara tezgâhlara kâğıtlara kolaydı
Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı.
Kaynak: Aydınlık